Sendika Duyurularım...
 
Bildirimler
Tümünü temizle

Yeni siteyle ilk kez karşılaşanların giriş yapabilmek için şifrelerini sıfırlamaları gerekiyor.

Şifre sıfırlamak için buraya tıklayın

[Sabit] Sendika Duyurularımız

admin
(@admin)
William Wallace Admin

Arkadaşlar. Sine-bir üyesi olduğum için bana özel gelen çoğu maili bundan sonra sizlere buradan yollamak için böyle bir başlık açtım.

DİSK / SİNE-SEN
SİNEMA EMEKÇİLERİ SENDİKASI
SİNEMA/TV SEKTÖRÜ
2009 YILI RAPORU

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
Sinema Emekçileri Sendikası
Yönetim Kurulu

İstanbul, Aralık 2009

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
1- ÇALIŞMA KOŞULLARI VE SOSYAL GÜVENLİK
2- YASAL EKSİKLİKLER VE TELİF HAKLARI
3- DÜŞÜNSEL VE SANATSAL ÖZGÜRLÜKLER

ÖNSÖZ

Tarih sahnesine, Michel Foucault'un deyimiyle"Reprodüksiyonel" bir
sanat olarak giren "7.Sanat/Sinema", Osmanlı İmparatorluğu'na ilk
girdiğinde "tehlikeli bir gösteri" olarak algılanmıştı. Bu algı
Cumhuriyet yıllarında da sürdü. Bu yüzden "sinema", yeni kurulan
devletin muasır medeniyetler seviyesine çıkma projesi içinde yer
alamadı. Birinci büyük savaştan yorgun ve yoksul çıkan Türkiye'de
1950'li yılların ortalarına kadar her yıl ancak birkaç film
çekilebildi. II.Dünya Savaşı sonrası biçimlenen iki kutuplu dünyada,
Türkiye'nin her tür iç ve dış tehlikelere karşı kendini korumacı tavrı
daha da arttı. Mussolini'nin İtalya'da yaptığı sansür yasası kopya
edilip, film üretiminin tüm süreci (senaryo, çekim süreci ve yapım
sonrası seyir) uzun yıllar çok sıkı kontrol altında tutuldu.

Türk Sineması ağır sansüre, 1960'lardan sonra artan salon sayısını
arkasına alarak ve popüler filmlere kayarak boyun eğdi. Artan film
yapımı, 1970'li yılların başında dünyada 4. sıraya kadar yükseldi. Bu
ekonomik bir güçtü. Fakat toplumsallıktan uzaklaşmış bu sinema bu
gücünü kurumsallaşmak için harcamadı. 1960 sonrası ortaya çıkan
entelektüel sinemacıların bazıları, 1970'li yılların ortalarında,
sansür ve popüler sinemanın üretim koşullarından yılıp sinemadan
uzaklaştı.

Yasa ihtiyacı ancak, 70'li yılların sonlarında, yükselen toplumsal
muhalefetin ivmesi ve sinemada sendikal hareketin yükselişi ile ortaya
çıktı. Geçen yıllarda, değişen iktidarlar sinema için gerekli yasaları
çıkarmak yerine, dijitalleşen küresel görüntü/ses endüstrisi ile
Avrupa Birliği'ne uyum sürecinin baskısı yüzünden eksik yasaları
yamayarak yollarına devam ettiler. 1983, 1995 ve 2004 yılında
çıkarılan yasalar, temel sorunların çözümünden çok kısa vadeli veya
"telif hakları" konusunda, daha çok dış dinamiklerin zorlamasıyla
yapıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesi içinde kurulan "Telif
Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü" sürekli ertelenen bu iki temel
sorunun bir yansıması gibidir. Sivil toplum örgütlerini devlete
bağımlı kılan, onların gelişmelerini de engelleyen bu kurumun dünyada
bir benzeri yoktur. Bu kurum, sinemacılardan çok aslında devlet/
bakanlığın sinema-tv sektörü için oluşturduğu bir "Kördüğüm"dür.

Bu kördüğümün çözümü ancak sinemanın devletin gölgesinden tamamen
kurtarılmasıyla mümkündür. Çünkü sinemanın üretim ilişkilerinden uzak,
politik dalgalanmalar karşısında sık sık değişen ve fikir değiştiren
bürokratlar, sinema için birçok bağlayıcı ve yanlış kararlar da
almaktadırlar. Örneğin, birkaç yıl önce onlar tarafından, yine AB uyum
sürecine bağlı olarak, her alanda birçok meslek birliğinin kurulması
öngörülmüş; fakat ortaya çıkan tablo beğenilmemiş, daha sonra tamamen
tersi bir karar ile bütün kurumların tek çatı altında toplanmasına ve
bazı alanlarda meslek birliklerinin kapatılmasına veya kurulmasına
(Animasyon) engeller çıkarılmıştır. Bu süreçte önce bir meslek birliği
kapatılmış (Oyuncular Birliği); fakat daha sonra aynı alanda yeni bir
meslek birliğinin (Biroy) kurulması teşvik edilmiştir. Halen Belgesel
Sinemacıların Meslek Birliği de kapatılmaya zorlanmaktadır. Oysa bütün
bu uygulamalar AB teamüllerine tamamen aykırıdır.

Kördüğümün çözümsüzlüğü Ekim 2009'da bir kez daha ortaya çıktı ve
sektörde yoğun tartışmalara neden oldu. Bu tartışmanın asıl nedeni, AB
İlerleme Raporu'nun baskısıyla "Telif Hakları" konusunda hızlı adımlar
atmak zorunda olmasıydı. Bu süreçte geleneksel bütün alışkanlıklar
yeniden tekrarlandı. Bakanlık, yıllardır sinema-tv alanlarında örgütlü
sivil toplum örgütlerinin hazırladığı yasa taslaklarını bir kenara
bırakıp, bakanlık bürokratlarına hazırlattığı bir telif ve iki ayrı
kurum kurmak için hazırladığı yasa tasarısı taslaklarını sektöre
dayattı. Başta Sinema Emekçileri Sendikası olmak üzere sektörün sivil
toplum kurumları, katı bir devletçiliğin açık izlerini taşıyan ve
yamalanarak ilerletilen bu taslakları sorunları, kökten çözecek "yeni
yasalar" çıkarmak ve "özerk ve yeni kurumlar" kurmak tezi ile
eleştirerek reddetti. Telif Hakları için, eski yasayı yamamak yerine
yeni bir yasa çıkarmak gerektiği eleştirisi de Yayıncılar Konseyi'nden
de geldi. Yasa taslakları şimdilik beklemede...

Sinema/tv sektörünün bu temel sorunları dışında, süreç içinde sürekli
gözden kaçan ve devletin hiç aklına getirmediği, çok daha temel bir
yasa ise "Sinema İş Yasa"nın çıkarılması gerektiğidir.

1- ÇALIŞMA KOŞULLARI VE SOSYAL GÜVENLİK

Sinema, alanlarında uzman yaratıcıların ve emekçilerin belli bir
işbölümü altında ürettikleri özel bir sanat üretim alanıdır. Fakat
Türkiye'de sinema-tv alanını ve çalışanlarını tanımlayacak özel bir
"Sinema İş Yasası" yoktur. Halen, TV kanalları, sinema filmi
yapımcıları ve reklamcılar dışında, bu alanda çalışan herkes çok ağır
koşullar altında çalışmaktadır. Devlet yıllardır, çalışanların
sendikalı olmak için beklediği "Sinema İş Yasası"nın çıkarılması için
hiçbir adım atmamaktadır. Çalışma ve Sosyal Yardım Bakanlığı film
setlerindeki yasadışı ağır çalışma koşullarını önleyecek tedbirleri
almamakta, Maliye Bakanlığı ise bu sektördeki vergi kaçaklarını
araştırmamaktadır.

Son yıllarda sinema alanında giderek kobileşen üretim tarzı yüzünden,
çalışma koşulları da giderek bozulmaktadır. Gayri resmi rakamlara
göre, çekilen 80 kadar sinema filminin %80'ı küçük bütçeli
yapımlardır. Bu filmlerin setlerinde çalışanların %90'ı ise sosyal
güvenlikten yoksun ve sigortasız çalışmaktadır. Kültür ve Turizm
Bakanlığı bile bakanlıktan "Destek Yardımı" almış projeler için, yapım
şirketlerinden sadece Maliye Bakanlığı'ndan vergi borçları olmadığını
belirten bir bildirim almakla yetinmekte, fakat çalışanların sigortalı
olup olmadığını kontrol etmemektedir.

2009 yılında da özel ve devlet TV kanalları, geçen yıllardaki gibi,
her hafta 70 civarında TV dizisi yayınlaıyor. Geçen yıllarda, reklam
kuşakları yüzünden giderek uzayan dizi bölümlerinin süresi, bu yıl da
80-90 dakika civarında. Devlet ve RTÜK, AB birliği uyum sürecinde
imzaladığı, bir saat içinde 12 dakika reklam yayınlama şartını TV
kanallarına uygulatamıyor.

TV kanallarının taşeron yapımcılara yaptırttığı bütün dizi-film
setlerindeki çalışma koşulları Türkiye'de başka hiçbir sektörde
görülmeyecek kadar ağırdır. Haftalık olarak çekilen dizilerde
ortalama çalışma süresi yaklaşık olarak 16-18 saattir. Bu çalışmalarda
hiçbir ekip fazla mesai alamamaktadır. Setlerde çocuk oyuncular dahi
uygun olmayan koşullarda ve saatlerce çalıştırılmaktadır. Devlet
kuruluşu Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun dışarıya yaptırdığı bütün
işlerde dahi film ekipleri sigortasız çalışmak zorunda kalmaktadır.
İlgili bakanlıklar ve TRT bu ekiplerde çalışanların sigortalı olup
olmadıklarını da kontrol etmemektedir. Yapımcılar, film ekiplerinde
çalışanların sete geliş-gidiş sorunlarıyla hiç ilgilenmemektedir.
Çalışanlar sağlıksız buluşma noktalarında toplanarak işe gitmek
zorunda kalmaktadırlar.

İnsanlık dışı ağır çalışma koşulları, yorgunluk, uykusuzluk ve stres
yüzünden geçen yıl 3 kişi iş kazasında öldü; 1 kişi intihar etti ve 1
kişi de kalp krizi geçirip öldü. Sayısız iş kazası yaşandı. Setlerde
sağlık araçları ve sağlık ekipleri bulunmadığı için, yorgunluk ve
stres yüzünden bayılan ve acil yardım yapılamayan bir kadın oyuncu
günlerce komada kaldı.

Sinema-TV alanı için yapılmış bir iş yasasına göre çalışanların
tanımları yapılmadığı için, mahkemeler film setlerinde çalışanları
daha çok TV kanallarında aylık ücretli çalışan hizmetliler gibi
değerlendiriyor ve çoğunlukla onları işçi statüsünde görmüyor.

TV kanalları ve taşeron yapımcılar sigortasız çalıştırdıkları
ekiplerin ücretlerini ödemeden ve toplu olarak işten atmaya da devam
ediyorlar. Sinema Emekçileri Sendikası bu yüzden Ekim ayında bir hukuk
birimi kurdu. Hukuk birimine iki ay içinde 20 dava başvurusu yapıldı.
Davaların çoğu, 5-15 bölüm ücretini alamamış ve toplu olarak işten
atılmış çalışanlar tarafından açıldı.

2- YASAL EKSİKLİKLERİ VE TELİF HAKLARI

Sinema-TV alanındaki telif hakları, sınai ve diğer medya (basın yayın
ve müzik) alanlardaki telif haklarının çok gerisinde. Kültür ve Turizm
Bakanlığı içindeki Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü'nün
frenleyici rolü nedeniyle bu alanlarda kurulmuş kurumlar da güçsüz ve
dağınık. Devlet bu alanda sivil toplum örgütleriyle birlikte
çalışmıyor ve özel TV kanallarına mevcut telif hakları yasalarını
uygulatamıyor. Devlet kurumu TRT dahi telif haklarına uymuyor. Telif
hakları için TRT ile ancak bu yıl başlayabilen görüşmeler çok ağır
ilerliyor.
Devlet/Bakanlık her yıl AB İlerleme raporlarıyla gelen eleştirilere de
refleksif tepkiler veriyor ve bu yüzden yanlış uygulamalar yapıyor.
Yasa çıkarmak konusunda çok ağır davranan Devlet/Bakanlık uygulamadaki
eksiklikleri de bu alanda çalışan meslek örgütlerinin suçuymuş gibi
görüyor.

Yasaların eksk ve uygulanamaması yüzünden, özel TV kanalları ve TRT
telif hakları sahiplerine birçok yasadışı uygulamalar dayatıyor.
Dolayısıyla bütün telif hakları sahipleri, iş başlamadan önce, bütün
temel ve bağlantılı maddi ve manevi haklarını TV kanalları veya sinema
filmi yapımcılarına devretmek zorunda kalıyorlar. TV kanalları bu
yüzden yaptırdıkları film ve dizileri çok ucuza yurt dışına satıyor,
tekrar tekrar yayınlıyor ve bunlar için hiçbir telif ücreti ödemiyor.
Bu yüzden komşu ülkelere satılan dizi bölümlerinin görüntü ve
müzikleri, telif hakları sahiplerine sorulmadan, satıldıkları
ülkelerde kolayca kesilip biçilerek yeniden kurgulanıyor. TV kanalları
bu uygulamalarıyla devraldıkları telif haklarının, hak sahipleri
tarafından yurt dışında takibini de imkânsız kılıyorlar. Çünkü hak
sahipleri bu sebeple uluslararası mahkemelere gidemiyor.

3- DÜŞÜNSEL VE SANATSAL ÖZGÜRLÜKLER
Türk Sineması uzun yıllar "Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu" ile
sansür baskısı altında tutuldu. Bu yıllar içinde Ankara'da toplanan
sansür kurulları Türk Sinema Tarihi'ne geçen birçok film, "yurtiçi ve
yurtdışında gösterilmesi sakıncalıdır" yaftası ile ya bütünüyle
yasaklandı ya da birçok sahnesi kesildi veya bazıları ek sahneler
çekilmesi tavsiye edilerek geri çevrildi. Benzer uygulamalar birçok
belgesel filmin başına da geldi. Türk Sineması'na uluslararası ilk
büyük ödüllerini getiren "Susuz Yaz"(Berlin,1964) ve "Yol" (Cannes,
1983) aynı zamanda ülke içinde sansür tarafından gösterimi yasaklanmış
filmlerdi.
Ağır sansür 12 Eylül darbesi sonrası daha da arttı. Yurt dışına
kaçmak zorunda kalan "Yol" filminin yapımcı ve senaristi Yılmaz
Güney'in bir daha Türkiye'ye geri dönüşü mümkün olmadı. Kanserden ölen
Yılmaz Güney'in cenazesi de yurda getirilemedi ve Paris'te gömüldü.
Filmin yönetmeni Şerif Gören, filmin yurtiçine gizlice sokulan her
video kaseti yakalandığında defalarca mahkemelere çağrılıp ifade
vermek zorunda kaldı. Şerif Gören de ancak 1988'de özel pasaportla
yurt dışına çıkabildi.
Sansür, devletin kaldırmasından çok, teknolojinin gelişimi ve 1990'lı
yıllardan sonra çoğu yurt dışından yayın yapan özel TV kanallarının
yasaklanmış bir çok filmi yayınlaması ile kendiliğinden kalktı.
Devlet, sinema sektörüne, toplumun çok gerisinde kalan sansür yasasını
kaldırdığını müjdelediğinde doğal olarak kimse ilgilenmedi!
2004 yılında çıkarılan yasa denetim İçişleri Bakanlığı'ndan alınıp
Kültür Bakanlığı'na devredildi. Filmlerin sınıflanması için denetim
kurulları kuruldu ve bu kurullar Ankara'dan İstanbul'a taşındı. Alt ve
üst komisyonlar oluşturuldu. Komisyonculara sinemacılar,
iletişimciler, psikologlar vb. uzmanlar da dahil edildi. Yaş
sınırlamasında 7, 13, 15 ve 18 gibi basamaklar oluşturuldu veya
"ailesi eşliğinde izleyebilir" gibi kriterlerler getirildi.
Sınıflandırma sistemi Türkiye Sineması üstündeki ağır sansürü oldukça
yumuşatmış olsa da uygulamalarında hala bazı eksiklikler sürüyor. Hala
şiddet, korku-gerilim, cinsellik, vb. özelliklere göre sınıflandırılan
filmlerin afişlerinde bazen yaş sınırlaması belirtilmiyor veya sinema
lobilerine uyarıcı yazılar asılmıyor. Dolayısıyla yaş sınırlaması
konulan filmleri halen küçük çocuklar da izlemeye devam ediyor.
Yasadan sonra, on kadar film sansürden geçemedi. "Ararat" ve aşırı
şiddet ve cinsellik unsurları içeren bazı filmler üst komisyon
tarafından yasaklandı.
Sansür hafiflerken bu kez ters yönde bir gelişme başladı. Bu da
muhafazakar iktidar partisinin atadığı kadrolar yüzünden resmi TV
kanalı TRT ve muhafazakar bazı TV kanallarının uyguladığı
sansürlerdir. TRT'de 30-40 yıl zamanın sansüründen geçerek yayınlanmış
filmlerin bazı sahneleri bu kez açık oldukları gerekçesiyle kesilmeye
başlandı.
DİSK/Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
SİNE-SEN/Sinema Emekçileri Sendikası
Yönetim Kurulu

Alıntı
Başlığı açan Gönderildi : 22/12/2009 5:35 pm
admin
(@admin)
William Wallace Admin

TÜRKİYE SİNEMA KONSEYİ RAPORU -1
İçindekiler

1.Başlarken 1. Sf.

2. AB Uyum Süreci, Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Çalıştayı 1. Sf.

3. AB İlerleme Raporu’nda Türkiye Fikri Mülkiyet Hakları 1. Sf.

4. Türkiye Sinema Kurumu Yasası 2. Sf

5. 16 Eser ve Bağlantılı Hak sahipleri Birliği Birleşme Kararı Aldı 2. Sf

6. Fransa Türkiye Sineması arasında İlk Tur Görüşmeler Başlıyor. 2. Sf

7. Türkiye Sinema Konseyi Genel Kurulu Yapıldı 3. Sf.

Başlarken

Türkiye Sinema Konseyi, Türkiye sinema sektöründe var olan meslek örgütleri, toplu telif ve hak izleme birlikleri ile festival düzenleyen kuruluşların delegelerinden oluşan bir zemin.

Konsey’in amacı, farklı mecralar için film/drama üreten sinema sektörünün üretim, dağıtım, gösterim ve eğitim alanlarında yer alan farklı kesimlerin ortak çıkarlarını tanımlamak; iletişimini sağlamak, bu zeminde ortak politikalar üretmek; Dünyalılaşma sürecimize hız kazandırmak.

Bu amaca uygun olarak, geleneksel hiyerarşik kurumsal formlardan farklı; çok seslilik, katılım ve mutabakat ilkelerini esas alan; çoğunluk hegemonyasına karşı azınlık haklarını önemseyen bir yapı olarak tasarlandı. Aynı bakış açısının ürünü olarak “yönetim” kavramı yerine “moderasyon” kavramı benimsendi. Bu nedenle “yönetim kurulları” yerine “icra kurullarımız” ve “sözcülerimiz” oldu.

Bundan böyle azami üç ayda bir, düzenli raporlar yayınlamayı amaçlıyoruz.

Raporlar aracılığıyla, Konsey’in gündemlerinin, tartışma ve kararlarının sektörel düzeyde bilinirlik kazanmasını, çok önemli bir ihtiyacımız olan iletişimin ilk adımlarını oluşturmasını hedefliyoruz. En kısa süre içinde Konsey’in kurumsal kimlik çalışmasını sonlandırıp, raporları aylık e-bültenlere dönüştürmeyi de planlıyoruz.

Sinema Konseyi İletişim Grubu

1. AB Uyum Süreci, Fikir ve Sanat Eserleri Yasası Çalıştayı

Çoğumuzun ne yazık ki haberdar olmadığı AB uyum sürecinde, Fikri Mülkiyet başlığı altındaki çalışmaların 2010’da tamamlanması gerekiyor. AB ilgili komisyonu kağıt üzerindeki tam uyum için son bir rapor sunmuş başta terminolojik uyum olmak üzere bütün yasal düzenlemelerin 2010 da sonlandırılmasını istemiş; Telif Eserler ve Sinema Genel Müdürlüğü yaratıcı endüstrilerin tümünden raporlar talep etmişti.

Bunun üzerine Sinema Oyuncuları ve Eser Sahipleri Birliklerinin girişimiyle 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası tasarısı taslağı, bütün alanların 16 meslek birliğinin (toplu telif/hak yönetimi örgütleri/collective menagement organization’s) katılımıyla, Bilgi Üniversitesi Fikri Mülkiyet Hukuku Atölyesi’nde düzenlenen çalış tayda masaya yatırıldı.

Devletin kendi koyduğu yasayı işler hale getirebilmesi için ortaya konan yaklaşımlar alan meslek birlikleri tarafından büyük ölçüde kabul gördü. Yasanın uygulanmasında yaşanan sıkıntıların önüne geçilmesi için, somut öneriler, hukuk çerçevesinde yazıya döküldü.

Radyo Televizyon yayıncıları Birliği (RATEM), yasanın zaten yamalı bohçaya döndüğünü, bu vesileyle radikal bir biçimde yeniden yazıma tabi tutulup, yalın ve nitelikli bir hale getirilmesi önerisi genel kabul gördü.

Sinema alanındaki meslek biriliklerinin yönetimlerini yaşamsal bir görev bekliyor. Bakanlığın hakemliğinde RATEM ve Turizm sektörüyle en kısa zamanda masaya oturmak ve yeni yasayı kusursuz hale getirmek zorundayız. Her iki kuruluşun temsilcilerinin telif konusunda uzlaşmaya açık bir tutum sergilemeleri de sürece ilişkin umut verici noktalardan biri…

2. Avrupa Birliği İlerleme Raporunda Türkiye’nin Fikri Mülkiyet alanındaki resmi

Brüksel, 14 Ekim 2009

4.7. Fasıl 7: Fikri Mülkiyet Hukuku

Telif hakları ve ilgili diğer haklar alanında az ilerleme kaydedilmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü, fikir ve sanat eseri kuruluşlarını denetlemiştir. Müzik sektöründeki dört fikir ve sanat eseri kuruluşuyla bir işbirliği protokolünün imzalanmasından sonra, oteller ve yayıncılarla lisans anlaşmaları imzalanmıştır. Fikri Mülkiyet Hakları (IPR) bağlantılı teşekküller arasındaki uyum ve işbirliği daha da iyileşmiştir. Kitap ve CD ile DVD gibi diğer kitle iletişim araçlarının korsanlığı ve gayrimaddi malların telif haklarının ve diğer bağlantılı haklarının ihlali yaygındır. Türkiye’nin icra kapasitesi halen geridir.

(…)

Temmuz 2008’de Anayasa Mahkemesi, ticari markalarla ilgili kararnamedeki cezai hükümleri, ticari marka ihlallerinin mevcut yasal düzenleme kapsamında cezalandırılamayacağına işaret etmek suretiyle iptal etmiştir. Mahkemenin bu kararının arkasında, suç ve cezaların kararnamelerle değil, sadece Parlamento tarafından kabul edilen yasalarla düzenlenebileceği nedeni bulunmaktadır. Yasal boşluğu doldurmak için, Parlamento Temmuz 2009’da Hükümet tarafından önerilen yeni bir kanun kabul etmiştir.

Bununla birlikte, yeni yasanın kabul edilmesine kadar geçen süre zarfında ve ortaya çıkan yasal boşluk nedeniyle, sadece Ankara, İstanbul ve İzmir’deki özel fikri mülkiyet mahkemelerinde görülen 3357 sahtecilik davasından 2861’inde failler suçsuz bulunmuşlardır. Bu yasal boşluk, DTÖ üyelerinin en azından ticari marka ihlalleri davaları kapsamında cezai yaptırım hükümleri kanunlaştırmalarını gerektiren Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması’nın (TRIPs) 61. maddesinin ihlali anlamına gelmektedir.

Fikri mülkiyet hakları suçları için uygulanan bir cezai müeyyide olmaması, aynı zamanda patentler, sınaî tasarımlar ve coğrafi işaretler gibi diğer sınai mülkiyet haklarıyla ilgili cezai yaptırımları da -ki bu yaptırımlar Türkiye’de cidden zayıflamıştır- etkilemiştir. Yukarıda belirtilen fikri mülkiyet hakları ihlalleri için geçerli olan cezalar sadece 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanabilir olmuştur. Dolayısıyla mahkemeler, 1 Ocak 2009’dan itibaren beraat kararlarına hükmetmeye başlamıştır. Patentler, sınaî tasarımlar ve coğrafi işaretlerin ihlal edilmesiyle ilgili cezai müeyyideleri düzenleyen yeni taslak kanunlar Nisan 2009’da Parlamento’ya gönderilmiş olup, halen Parlamento’da beklemektedir.

Şu ana kadar Türkiye, fikri mülkiyet hakları konusunda diyalog mekanizması kurulması için Komisyon tarafından Nisan 2008’de yapılan öneriye istekli yaklaşmamıştır. Komisyon’la fikri mülkiyet hakları konusunda bir diyalog mekanizması kurulması ve Türkiye’nin buna başarılı bir şekilde katılması, bu faslın kapanış kriterlerinden birisini teşkil etmektedir.

Sonuç

Genel olarak, müktesebata uyum nispeten gelişmiştir. Fikri mülkiyet haklarıyla ilgili kamu kurumları arasında eşgüdüm ve işbirliği ile bu kurumların uzmanlıkları artmıştır. Bununla birlikte, yaptırımlar yetersiz kalmaktadır. Cezai müeyyideleri de kapsayacak şekilde fikri ve sınaî mülkiyet haklarını düzenleyecek AB müktesebatıyla uyumlu ve güncel kanunların kabulü çok önemlidir. Sınaî mülkiyet hakları alanında, özellikle uygulama ve yaptırımlar konusunda ciddi yetersizlikler devam etmektedir. Türkiye bunları fikri mülkiyet hakkı sahipleriyle yakın işbirliği içinde ele almalıdır. Türkiye’nin, Komisyon’un önerdiği şekliyle fikri mülkiyet hakları konusunda bir diyalog mekanizmasına katılması çok önemlidir. s.47-48

3. Türkiye Özerk Sinema Kurumu Yasası

Telif Eserler ve Sinema Genel Müdürlüğü,hazırladığı yasa taslağını Ekim ayı başında tartışmaya açtı.Yasanın 2010 yılı ortasına kadar parlamentodan geçmesi hedefleniyor.

Konsey, bir yıl önce, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a “idari ve mali açıdan özerk” bir sinema kurumu yasası için kapsamlı bir rapor sundu. Genel Müdürlük, bu rapora karşılık olarak hazırladığı taslağı Ekim ayı başında tartışmaya açtı.

Konsey bileşenlerinden 21 kuruluşun delegeleri mutabakatla taslak üzerinde talep ettikleri değişiklik önerilerini yazıp, imzalarıyla Genel Müdürlüğe sundu. 3 kuruluş ise(Sine-Sen, Belgeselciler Birliği ve Animatörler Birliği) Genel Müdürlüğün taslağına esastan karşı çıktı ve metne imza koymadı. Metne imza koymayan kuruluşlar, yazılı gerekçelerini yayınladıklarında sektörle paylaşacağız.

Ulusal Sinema Kurumları bilindiği gibi, sinemayı stratejik bir alan olarak tanımlayan gelişmiş bütün ülkelerde film endüstrisinin kamusal omurgasını oluşturur. Mali ve idari açıdan özerk olan bu kuruluşların ana amacı, ülkelerinin film endüstrisine destek ve teşvik sistemlerini kurmak, geliştirmek ve fonlamaktır. Sinema kurum veya merkezlerinin mali kaynakları ise çok çeşitli kamusal kaynaklardan sağlanır. Televizyon yayınları başta olmak üzere her türden görsel işitsel mecranın reklam gelirlerinin anlamlı bir kısmı bu kurumlara ayrılır.

4. 16 Eser ve Bağlantılı Hak Sahibi Birliği Birleşme Kararı Aldı

Fikri Mülkiyet Çalıştayı’na katılan müzik, edebiyat ve sinema toplu hak yönetimi birlikleri (CMO’s) alan bazında birleşme kararı aldı. Böylece her alanda eser sahiplerinin 1, icracıların 1, yayıncı/yapımcıların 1 birliği olacak. Bir süreden beri Sinema Sektörünün de gündeminde olan bu tartışma böylelikle hız kazanmış oldu. Bu karar ışığında TESİYAB, SEYAB(yapımcılar) ve SİNEBİR (Eser Sahipleri) geçtiğimiz üç hafta içinde yaptıkları kongrelerde yönetim kurullarını birleşme prosedürü için tam yetkiyle donattılar. Şimdi diğer bağlantılı hak ve eser sahibi birliklerinin de sürece dahil olmaları bekleniyor.

5. Fransa Ulusal Sinema Merkezi (CNC) ile ilk tur görüşme 16 Aralık'ta Paris'te

CNCyönetimi ile Türkiye Sinema Platformu arasında, üretim, gösterim ve dağıtım alanlarında kalıcı işbirliği zeminleri buluşturmak amacıyla görüşmeler başlıyor. İlk tur görüşmeler Paris'te 16-19 Aralıkta yapılacak.

CNC Başkanı Véronique Cayla'nın daveti üzerine platform icra kurulunun oluşturduğu bir delegasyon, ilk tur görüşmeler için Paris'e gidiyor.

İki gün sürecek olan toplantı, üretim, gösterim ve dağıtım odaklı, üç ana başlık etrafında gerçekleşecek.

Türkiye Delegasyonu şu isimlerden oluşuyor: Platform başkanı Erden Kıral (Başkan), Yapımcılar Birliği ortak temsilcileri Mehmet Altıoklar ve Tolga Esmer, Eser Sahipleri Birliği ortak temsilcisi İsmail Güneş, Film Yönetmenleri Meslek Örgütü Başkanı Mustafa Altıoklar, Senaryo Yazarları Meslek Örgütü temsilcisi Haluk Ünal, Film Eleştirmenleri Birliği temsilcisi Alin Taşciyan, İKSV yönetim kurulu temsilcisi Azize Tan, Türkiye Eurimage temsilcisi Mehmet Demirhan, dağıtımcı Uğur Derviş, Oyuncu Nurgül Yeşilçay, Yönetmen Erdoğan Kar, Yapımcı Gülay Rosset. İki gün boyunca iki endüstrinin işbirliğini azami noktalara taşımak için gereken ortak çalışma başlıkları tanımlanacak, çalışma grupları oluşturulacak ve ikinci tur İstanbul buluşmasının takvimi ve gündemi belirlenecek.

Türkiye Delegasyonu, iki önemli mekanizmanın yaratılması önerisiyle gidiyor: Paris İstanbul yazarlar köprüsü, yapımcılar networku ve kalıcı 'pitching'lerin organize edilmesi…

6. Türkiye Sinema Platformu Genel Kurulu

24 Kasım'da toplanan TSP Genel Kurulu, icra kurulunu yeniledi. Platformun çalışma ilkeleri, görevleri gözden geçirildi. Türkiye Sinema Kurumu Yasa taslağındaki yapısal model önerisinin ruhuna uyumlu olarak da platformun adının bundan böyle Türkiye Sinema Konseyi olarak değiştirilmesine mutabakatla karar verdi.

Bu kez oylama ile değil “eğilim yoklaması” ve mutabakatla seçilen icra kurulu üretimde yer alan kesimleri

temsil eden kuruluşların delegelerinden oluşturuldu. 7 temsilciden oluşan yeni icra kurulunda Erden Kıral, Mustafa Altıoklar/Haluk Ünal (yönetmenler / senaryo yazarları dönüşümlü temsil), İsmail Güneş/Mehmet Güleryüz (Eser Sahipleri Birlikleri dönüşümlü temsil), Atilla Engin (Oyuncu Birlikleri), Celal Çimen (Sendika), Levent Elpen (Animatörler), Mehmet

Altıoklar (Yapımcı Birlikleri), Mustafa Ünlü / Oktay Güzeloğlu (Belgeselciler/ Kısa Filmciler dönüşümlü temsil) yer aldı.

SİNEMA KONSEYİ ASİL VE YEDEK ÜYELERİ

1. Sinebir: İsmail Güneş / Erdoğan Akduman

2. Setem: Mehmet Güleryüz / Hüseyin Karabey

3. BSB: Semra Güzel Korver / Kemal Öner

4. Sesam: R. Yılmaz Atadeniz / Özdemir Öğüt

5. Tesiyap: Erdal Tüşünel

6. Seyap: Baran Seyhan / Biket İlhan

7. Fiyab: Galip Gültekin / Biray Dalkıran

8. Biroy:Atilla Engin

9. Filmyön: Mustafa Altıoklar / Özcan Alper

10. Sender: Ahmet Haluk Ünal / Turgut Yasalar

11. Fiyap: fievki Tosunoğlu

12. Soder: Yusuf Sezgin

13. Çasod: Taner Barlas / Suavi Eren

14. ÇFD: Levent Elpen / Erdinç fiemen

15. Siyad:Alin Taşçıyan / Nadir Öperli

16. İKFD: Oktay Güzeloğlu / Vural Çavuşoğlu

17. Sine-Sen:Celal Çimen / Selda Çiçek

18. ASD: Ahmet Boyacıoğlu / Başak Emre

19. Uçan Süpürge: Bilge Taş / Mehmet Uğur Yüksel

20. Türsak Vakfı: Engin Yiğitgil / Nurfer Turan

21. İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali: Hilmi Etikan

22. Altın Koza: Fevzi Acevit / Kadir Beycioğlu

23. Bursa İpek Yolu: Ali Calisir / Nil Percinler

24. Filmmor:Ülkü Songül

25. İKSV: Azize Tan

26. Türsav: Aydın sayman/Ömer Uğur

27. Altın Portakal: (Delege Bildirmedi)

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 22/12/2009 5:49 pm
admin
(@admin)
William Wallace Admin

. DÜNYA SENARYO YAZARLARI KONFERANSI

‘Dünyanın tüm senaristleri birleşin’

Geçtiğimiz hafta Atina’da, dünyanın dört bir yanından gelen 300’ün üzerinde senarist, Avrupa senaryo yazarları federasyonunun (FSE) düzenlediği dünyanın ilk senaristler konferansına katıldılar.

Konferansın ana organizatörü ve FSE başkanı Christina Kallas 20.000 üyeyi temsil eden aşağı yukarı 300 delegeyi selamladıktan sonra yazarların aslında dünyanın her yerinde birbirine benzediğini ifade etti. ‘Tüm yazarları belki de birbirine bağlayan en önemli sorun ise herhalde onların düşük ücrete tabi olmaları’, dedi. Yazarların ürünleri üzerindeki kontrollerinin yetersizliği ve produksiyon süreçlerinden dışlanmaları gibi temel sorunlar karşısında iki gün boyunca bilinç yükselteceğimizi belirtti.

Produksiyon I: ‘Produksiyondaki küresel eğilimler’ başlıklı ilk oturuma ağırlıklı olarak Amerikalı ve İngiliz senaristler damgasını vurdu. Bu ilk panelde İngilliz Film Konseyin’den Jonathan Davis, Avrupa sinemasının eski altın çağını çoktan kaybettiğini ve senaristlerin yapımcılarla neredeyse hiç bir diyaloğunun kalmadığını belirtti. Bunun sonucu olarak da bugün yazarların yüzde 70’i emeklerinin karşılığını alamıyor.İşin hak boyutu tartışılırken belki de karşılıksız bir sevgiyle hikayelerini veren senaristlerin artık haklarının karşılığını alma zamanlarının geldiğinden dem vuruldu.

Produksiyon II: Produksiyonla ilgili konularda müdahaleler başlıklı ikinci oturuma damgasını vuran kişi kendisini ‘yeni gazeteci’, dj, hikaye mimarı, belgeselci olarak tanımlayan Yomi Ayeni’ydi. Ayeni internetin devrimci gücünü hissedip, katılımcı demokrasiyi hikayelere uyarlamanın coşkusunu alabildiğine hissedenlerden. Evet internette sınırsız sayıda bilgi arasından insanların ister istemez en parlak şeylere baktıkları doğru ve tam da bunun için insanları cezbedebilmek gerekiyor. Yomi ve arkadaşları Breathe ( http://www.breathwith.me " onclick="window.open(this.href);return false;) isimli bir filmle 50 bin kişinin katıldığı bir film yaratmışlar. Yomi’nin kendi sınırlı olanaklarıyla gerçekleştirdiği ama büyük ses getiren polisiye tarzındaki bu film iki haftada geçiyor ve filmik zamanla gerçek zaman örtüşürken izleyiciler aktif olarak hikayeye katılıp filmin dünyasına dalıyorlar. ‘Dünya ellerimizin içinde’ diyor heyecanlı ve renkli Yomi. ‘Artık risk almanın ve izleyiciyi oyuna dahil etmenin zamanı geldi, gelecek tam da burada’ diyor. Eskiden eşik muhafızları yapımcılar ve kanallardı, şimdi internet çağında eşik muhafızları izleyiciler ama bunu avantaja çevirmek bizim elimizde, diye ekliyor Yomi. Dinleyicilerden biri Yomi’ye bu tarz bir produksiyon içinde kiramızı nasıl ödeyebileceğiz sorusunu yönelttiğinde Yomi ‘product replacement’ yöntemiyle finansman sağlamanın gittikçe pratikleştiğini ve yaygınlaştığını anlattı.

Kanadalı yapımcı-yazar Peter Mohan televizyonda olup bitene dair daha gerçekçi bir tablo çiziyor. Mohan, televizyonlarda dramlardan ziyade gittikçe daha fazla komedi ve reality showların tercih edildiği saptamasını yapıyor. Örneğin normalde geceyarısı yayınlanan komedi programı Jay Leno drama saati olan akşam onda yayınlanmaya başlıyor. Hem de yüzde seksen daha az bütçeyle. Yine de Mohan ‘dramların bu durumunu yine de kötümser bir bakış açısıyla ele almamak lazım’ diyor, artık kablo ve internetle çeşitliliğin artacağını, prime time baskısı kalkınca dramın daha da özgürleştirebileceğini savunuyor. Kuzey Amerika’da neredeyse facebook kadar popüler olan sosyal ağ sitesi Bebo’nun başkanı Kelly Sweeney ise internetin dağıtımı kolaylaştırdığını, izleyicinin zaten olduğu yere ulaşmamızı sağladığını iddia ediyor. Youtube, twitter, bebo, google picassa izleyicilerle dost olmamızı sağlıyor.

Yeni medya tartışmalarından çıkan sonuç şu: biz televizyonla internet arasındaki ayrımı yapan son kuşağız. Bundan sonraki kuşakta ekran ekrandır. Gittikçe daha katılımcı bir izleme biçimine doğru evriliyoruz ve bunu kendi leyhimize çevirmemiz gerekiyor.

Öğleden sonraki ilk panel Yönetmenlerle Çalışmak başlığını taşıyor. Yönetmen yazar ilişkisinin tartışıldığı bu panelde öncelikle senaryonun kime ait olduğu ve değeri konuşuluyor. ‘Bu süreçte eğitimin rolü nedir?’ sorusu ortaya atılıyor.

Senaristliğiyle olduğu kadar romancılığı ve oyunyazarlığıyla tanınan Peter Hedges senaryonun ontolojik olarak geçici bir metin olduğunu iddia ediyor. Senaryo filme çekilmediği sürece kendi içinde bir değeri olmuyor. Sadece film olduğunda varolabiliyor. ‘İnci Küpeli Kız’ filminin senaristi Olivia Hedreed bir senarist olarak partiyi organize edip de partiye davet edilmeyen kişi gibi hissediyor. Yazarın da yapım sürecine dahil edilmesi gerektiğini savunuyor.

Aralarında ‘Man on the Moon’’unda olduğu pek çok Hollywood projesine imza atan Scott Alexander ise senaristin sürecin dışarda bırakılma sebebinin yönetmenin güvensizliği olduğunu iddia ediyor. Yönetmenin kendine güveni tamsa senaristle daha sağlıklı bir diyalog kurabiliyor. Alexander, Tim Burton’un senaryoların ilk versiyonlarını alıp, ‘Tamam ben bunu çekeceğim!’ dediğini anlatıyor. Ama örneğin Milos Forman ile çalışmak daha farklı. ‘Senaryoda neyin hakiki olduğunu, neyin olmadığını koklayabilir Forman ve herşeyi didikliyor.’ ‘Eğer filmi Milos Forman yapmışsa film zaten onundur’ diyor Alexander. ‘Ama güvensiz bir yönetmen bunu talep ediyorsa, iş değişir.’

Bu panelde festivallerin de senaristleri yakın zamana kadar yeterince önemsemediği saptaması yapılıyor. Senaristleri önemseyen ve yeterince önemsemeyen festivallerin bir listesinin yapılmasının ve afişe edilmesinin kötü festival yöneticilerinin kendilerini düzeltmelerine olanak tanıyabileceği sonucuna varılıyor. Örneğin Cannes film festivalinin senaristleri fazla önemsemeyen bir festival olduğu konusunda herkes hemfikir. 10 yıl önce Cannes’da en iyi senaryo ödülünün bile mevcut olmadığı hatırlatılıyor. Başka bir katılımcı bir ekip olarak çalışıp pek çok başarılı filme imza atan Scott Alexander ve ortağı Larry’nin çalışmalarının zaten kalitesinin kendini belli ettiğine dikkat çekiyor. Bu senaryoların izini sürdüğünde zaten yazarların ışıltısını görürsün. Bu anlamda yazarların da kendi ‘ouvre’ları var.

Peter Hedges kötü bir senaryodan iyi bir film çıkarmış büyük bir yönetmenin mevcut olmadığını söylüyor. ‘Bu bir gerçek’, diye ekliyor. Öte yandan ‘projenin tek yazarı olmak istiyorsan, o zaman bir roman yazmalısın’ diyor Hedges. Filmin aslında kime ait olduğu sorusu tüm dünya senaristlerinin belki de en canını yakan konulardan biri olduğu için bu tartışma adamakıllı alevleniyor. Kimi katılımcılar bu kadar yoğun bir kollektivitenin sözkonusu olduğu filmyapımının sadece yönetmene maledilmesine karşı çıkıyorlar. Belki de ‘bir çok kişi tarafından yapılan bir film’ denmeli diyorlar. Fransız sinemasında ‘Cahiers du Cinema’nın etkisinin büyük olduğu konusunda hemfikirler. Bir yönetmenin ‘auteur’ olabilmesi için senaryosunun da ona ait olması gerektiği düşüncesinden kaynaklanıyor.

Bu tartışma senaristlerde örgütlenmenin ve dayanışmanın önemini hatırlatıyor. Hikayeler olmadan filmlerin de varolamayacağından senaristlerin daha mağrur olması gerektiği savunuluyor. Bu noktada senaristlerin daha girişimci olması gerektğinin altı çiziliyor.

Dağıtım başlıklı ilk oturumda ise yeni dağıtım methodları ve bunların senaristler üzerindeki etkileri masaya yatırılıyor. Dijital dünyada senaristin yeri konusuna geri dönüldüğünde internetin kendimizi bir marka olarak kurmayı kolaylaştırdığından dem vuruluyor. Artık senarist kendi filminin yapımcısı ve dağıtımcısı olarak hareket etme alanına sahip. Internetin en büyük avantajı her konunun ve alanın kendine özgü izleyici kitlesine büyük bir hızla ulaşabilmesi. Bunun için senarist kendi hedef kitlesini kendi yaratabilir, bloglarla, sanal cemaatlerle kendi kitlesini kurabilir, deniliyor. Henüz bunun nimetlerinin yeterince hissedilmediğinden sözedildiğinde ise örneğin Lumiere kardeşlerin de sinemayı icadından on yıl sonra bunun karlı bir sektör olmadığına kanaat getirmesi örneği veriliyor. Bu anlam da internet de aslında hala dünkü çocuk sayılır ve açacağı sınırsız olanakların o kadar da farkında değiliz henüz.

Almanya’nın önde gelen senaristlerinden Fred Breinersdorger kendisini bir dağıtımcıdan ziyade bir sanatçı olarak gördüğünü ama internetin dağıtım anlamında ilginç kapılar açacağına inandığını ifade ediyor. 10 yıl içinde sıfır bütçeli filmler bile yaygın bir şekilde izleyiciye ulaşabilecek.

Kanada’nın pek çok önemli dram serisine imza atan Rebecca Schechter hedef kitle yaratma sorumluluğuna sahip olmadığına inanıyor. ‘En büyük sorumluluğum kalpten yazmaktır’ diyor. ‘İnternetin en büyük mitlerinden birisi tamamen özgür olmamız’ diye ekliyor. ‘Studyo sisteminden daha beter çünkü burda tüm izleyiciler size not verme hakkına sahip!’ diyor.

Dağıtımla ilgili konularda müdaheleler konusunun tartışıldığı ikinci panelde konferansın belki de en ses getiren konuşmacılarından biri, ‘Seize the Media’nın kurucusu’, Anita Ondine internetin belki de senaristlerin vahşi batısı sayıldığı önermesiyle açıyor konuşmasını. ‘İnternette artık tutulacak köşeler, kitlenecek kapılar yok, en heyecan verici olanaklar mevcut. Bu olanakları inkar edenler ve yeni modeller bulamayanlar da başarısız olmaya mahkum. Artık pasif tüketimden katılımcı tüketime geçiş devrini yaşıyoruz. Çocuklar kendi filmlerini yapmak istiyorlar. Her türlü içeriğe anında ulaşabiliyoruz.’ Anita ‘Bugün yeni bir şişede ambalajlanmış eski bir şaraptan sözetmiyoruz, artık şişelerin kaybolduğu, şarabın olabildiğince akıp gittiği bir çağdan sözediyoruz’ diye ekliyor. Şimdi soru şu: hikayelerimizi nasıl anlatacağız? Kitlelere nasıl ulaşacağız? Artık geleneksel medyanın yöntemleri işlemiyor, insanlar bilboardlara bile bakmıyor. Dünyada ‘product replacement’ın değerini kavrayan reklamverenler sinemanın ve hikayelerinin gücünün her zamankinden daha fazla farkında. Anita çok daha radikal bir öneriyle bitiriyor konuşmasını: ‘Korsanlarla savaşmak yerine onlarla dost olun!’ diyor ‘Çalışmalarınızı bedava verin!’ diye ekliyor. Anita’nın daha somut olarak önerdiği çözüm şu: ‘çalışmalarınızı düşük çözünülürlükle yayınlarsanız, onları izleyen kitleler sevdikleri takdirde yüksek çözünülürlükte onlara sahip olmak isteyeceklerdir’. Daha melez bir yaklaşımı benimsememiz gerektiğini savunan Anita artık yazarların daha kıvrak olması gerektiğini ve yapımcı gibi davranması gerektiğini iddia ediyor. Daha fazla katılımla, şelale yönteminden ziyade havuz yöntemiyle kazancımızı arttırabileceğimize inanıyor Anita. Kasvetli bir dönemden geçmemizi de şuna bağlıyor: şafak sökmeden önceki son karanlık! (Anita’nın linkleri twitter:anitaondine, facebook:anita ondine, http://www.seizethemedia.com " onclick="window.open(this.href);return false;)

Anita’nın ardından Europe’s Finest isimli dağıtım şirketinin sahibi Tilman Scheel sözü alıyor. Scheel, dağıtım zorluğu çeken filmleri dijitale çevirip, dijital sinemalara dağıttıklarını söylüyor. Böylece gün ışığı görmemiş bir çok film görünürlülük kazanıyor. Bir filmi dijitale çevirmek sadece 50 Euro tutuyor. Bu yöntemle Avrupa’da çok yaygın bir ağa sahip olduklarını aktarıyor Scheel.

Pazar günkü ilk oturum ‘Holdingler ve Diğer oyuncular I: Dijital gelecekte çokuluslu şirketlerin rolü’ başlığıyla açılıyor. Avrupa’da yapılan filmlerin ancak yüzde 30’unun sınırları geçtiği saptaması en büyük sorunumuzun dağıtım olduğunu gösteriyor. Bu durumda herkese sorumluluk düşüyor. İşlerimizi internete koyacak cesarete sahip olmak, ki bu filmler de günışığına çıkabilsin.

Dünyada yılda yaklaşık 3500 film yapılırken Avrupa’da televizyonda aşağı yukarı 7500 saatlik program yapılıyor. Öyleyse değişen nedir? İngiliz Film Konsey’inden Cameron McCracken ‘ilginç olanın studyoların hala bir tür hakimiyeti ellerinde tutmaları,’ diyor. Televizyonların bağımsız yapımcılardan pek çalışma satın almadığını söylüyor. Copyright üzerine çalışan, TrustNordisk’den Fredrik Stege dağıtımın sınırları aşmasının gittikçe zorlaştığından yakınıyor. İnternet pazarı ise tıklanma oranına göre belirlendiği için pazarlama stratejileri yine merkezi öneme sahip. Öte yandan produksiyon bütçelerini düşürüp, dağıtıma eğilmek gerekiyor. Slumdog Millionaire bunun güzel bir örneği.

‘Holdingler ve Diğer oyuncular II: Müdaheleler’ başlıklı ikinci oturum da senaristlerin yine şevkle katıldığı oturumlardan biri oluyor. Avustralya Yazarlar Loncasını temsil eden Jacqueline Woodman yine ‘senaryonun son hali üzerindeki son kararı kim verir’, ‘senaryo aslında kime aittir’ sorusunu gündeme getiriyor. Burada çözüm olarak senaryo geliştirme aşamasının senaristin yönetiminde gerçekleşmesi gerektiği savunuluyor. Woodman, ‘Senarist final draft üzerinde hak sahibi olmalı’ diyor.

FSE yürütme kurulu üyelerinden, David Kavanagh, ‘senaristlerin tekrar senaryoların gücünü hatırlamaları gerekiyor’ diyor. Bu güven sağlandığı takdirde senarist de yapımcı veya yönetmenlerle daha sağlıklı bir diyalog kurabilir.

Yapımcılarla Çalışmak isimli panelde ise filmin kime ait olduğu sorusu ve kredilerde kimin nasıl yer alması gerektiği meselesi yine ateşli bir tartışma yaratıyor. Bir çok senarist yazarın filmin ilk yaratıcısı olduğunun hatırlatılması gerektiği konusunda hemfikir. Katılımcılardan biri, ‘Kararların verildiği mecralara mümkün olduğunca katılmalıyız, senarist olmanın bedeli, belki de ödülü insanlarla uğraşmak’ diyor.

Öte yandan Christina Kallas, senaryolara müdahele edenlerin genelde eğitimsiz kişiler olduğundan yakınıyor. Kallas, son kararları verenlerin dramaturjik eğitimden geçmeleri ve böyle bir ehliyete sahip olmaları gerektiğini hatırlatıyor.

Yazarların Tepkileri I başlıklı oturumda bütün bu tartışmaların nihai olarak bir iktidar sorunu olduğu ifade ediliyor. Lowell Peterson, ‘iktidar, ekonomik iktidar, ahlaki iktidar ve yaratıcı kontrol olmak üzere üçe ayrılıyor’ diyor. Martin Lutherking’in ‘Eğer alma gücünüz yoksa kimse size hiç bir şey vermez’ cümlesini hatırlatıyor. ‘Bu yeni dijital dünyada senaristler olarak örgütlenmeli ve gücümüzü pekiştirmeliyiz’ diyor Peterson.

Yazarların Tepkileri II başlıklı oturumda ise, Fransız Yazarlar Loncasından, Olivier Lorelle sanatı kurtarmak için savaşçı ruhunu pekiştirmemiz gerektiğini hatırlatıyor. ‘Bu bir siyasi kavgadır ve bu kavgada orjinalliğimizi güvence altına almalıyız’ diyor Lorelle.

Alman Yazarlar Loncasın’dan Peter Henning, Almanların Almanya’da devrime gitmeden önce bilet aldıkları esprisiyle Almanların garanticiliğine işaret ediyor. Almanya’da çok para olmasına rağmen, uluslararası ilişkileri kullanmak konusunda çekimser olduklarından yakınıyor. Yomi’nin bize yenilikçi medyaya dair iyi bir ders verdiğini ve coşkulu olmamız gerektiğini söylüyor.

İngiliz Yazarlar Loncasın’dan Bernie Corbett, anlaşmalara ağırlık vermemiz gerektiğini hatırlatıyor. ‘Bir sürü ilginç gelişme oluyor. Eski programlar internete konuyor. Tüketici için ücretsiz internet yazara ödeme yapılmayacağı anlamına gelmiyor. İşimizin çalınmasına izin veremeyiz.’ Corbett BBC örneğini veriyor. ‘Siteler filmleri izleyici için ücretsiz yapsa da devlet desteği ile yine de senaristlere hakettikleri telifleri ödemeleri gerektiği’ saptaması katılımcılardan büyük alkış topluyor.

Aralarında Ed Wood’un da olduğu pek çok filmin senaristi olan Larry Karaswzewski kibar olmaya çalışmanın bir manasının kalmadığını savunuyor. ABD’deki grevde iki haftadan sonra pazarlığın başladığını anlatıyor. ‘Başta bir sürü işsiz insan vardı ama birbirimizden aldığımız destekle davamızı kazandık’, diyor. ‘Gücümüz var, unutmayalım’ diye ekliyor Larry.

İsrail senaryo yazarları loncasını temsil eden Leora Kamenetzky, mücadelenin ve örgütlenmenin eğlenceli olabileceğini anlatıyor. İsrail’de senaristlerin ana haber bültenini bölüp, kanalı basarak ‘haklarımızı istiyoruz’ diye bağırdıklarını anlatıyor. Şimdi ‘nasıl örgütlenebileceğimizi belirlemeliyiz’, diyor Kamenetzky.

Bu noktada küresel bir senarist işbirliğinin nasıl yapılabileceği konuşuluyor. ‘Küresel bir sendika mümkün olabilir mi’ sorusu ortaya atılıyor. Kanada Yazarlar Loncası başkanı Maureen Parker çözümün loncalarla toplayıcı örgütlerin birleşimlerinde yattığını iddia ediyor.

Konferans Holywood’dan Frank Pierson’un video mesajı ile sonlanıyor. ‘Amerikan sinemasının altın çağında herkes senaristlerin masasına oturmak isterdi, çünkü en iyi muhabbeti onlar ederlerdi. Şimdi Holywood’da hikayeleri gelişigüzel biraraya getiriyorlar. Bilgisayar bizi birbirimizden ayırdı. Senaristlerin tekrar güçlerini hatırlamalarının zamanı geldi! Aslında herkes senaristlerden nefret eder çünkü senaryo bitmeden kimse çalışamaz! İşte gücümüz bu! Hadi senaristlerin onur ve şerefi için savaşalım! Nasıl olsa bu yeni dijital dünyada ancak hikayeler bize güç verir ve korkuyu yenmemize yardımcı olur!’diyor mesajında. 24 bin senaristin temsilcisinin olduğu konferans salonunda heyecan rüzgarları esiyor. Bu duayen için yoğun bir alkış kopuyor

Böylece dünyada ilk kez gerçekleşen senaristler konferansının ilk manifestosu Christina Kallas tarafından okunuyor. Bundan sonra tüm üyelerin bilgilendirileceği bir ağ kurulacak, birlikte çalışmak ve ortak kampanya üretmenin yolları aranacak, diğer gruplarla dayanışma ağları oluşturulacak, küresel bir örgütlenmenin kapıları açılacak.

‘Böylece bir rüya daha gerçek oldu’ diyor Christina Kallas. Dünya konferansı eskilerden bir deyişi hatırlatıyor

‘Dünyanın tüm senaristleri birleşin!’

Delegeler

Eylem Kaftan (Raportör)

Sinan Biçici, Haluk Ünal

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 22/12/2009 5:50 pm
admin
(@admin)
William Wallace Admin

Sayın Sinema ve Televizyon Sektörü İşverenleri…

Bilindiği gibi Sinema ve TV alanında çalışanların sorunları her geçen gün ağırlaşmaktadır. Uygulamada giderek “orman kanunları”na dönüşen çalışma koşullarının en bariz göstergesi giderek artan iş kazalarıdır. Son bir yılda setlerde 3 kişi ölmüş, ağır çalışma koşulları ve tedbirsizlik yüzünden sayısız iş kazası ve sigortasız/güvencesiz yaşam koşulları yüzünden intiharlar ve kalp krizleri yaşanmıştır.

Ülkemizde haftalık çalışma süresi ve bunun dağıtılmasında uyulması gereken esaslar 4857 sayılı İş Y. m. 63 ile düzenlenmiştir. Buna göre;

“Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırk beş saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır.

Tarafların anlaşması ile haftalık normal çalışma süresi, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde on bir saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabilir. Bu halde, iki aylık süre içinde işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık çalışma süresini aşamaz. Denkleştirme süresi toplu iş sözleşmeleri ile dört aya kadar artırılabilir.”

İş Kanununa İlişkin Çalışma süreleri Yönetmeliğinin 4. maddesinde de bu durum iş y. M.63’e göre düzenlenerek;

“Bir işçinin bu sınırları aşan sürelerle çalıştırılmasında;

a) 4857 sayılı İş Kanununun 41, 42 ve 43’ üncü maddeleri,

b) 79 sayılı Milli Korunma Suçlarının Affına, Milli Korunma Teşkilat, Sermaye ve Fon Hesaplarının Tasfiyesine ve Bazı Hükümler İhdasına Dair Kanunun 6’ncı maddesi hükümleri uygulanır.” demektedir.

Uluslararası sözleşmeleri temel alan anayasamızda günlük çalışma süresi, geliş-gidiş ve yemek saatleri dışında SEKİZ saattir. Oysa sinemada ve özellikle TV dizilerinin giderek uzayan bölüm süreleri yüzünden çalışma saatleri ise 14-18 saate dayanmış durumdadır. Oysa İş y. M.63 ile yön. M.4’de “günlük çalışma süresi her ne şekilde olursa olsun 11 saati aşamaz” denmektedir.

Sektörde şu an uygulamalar yasadışıdır ve kabul edilemez. Sinema Emekçileri Sendikası Sine-Sen, önümüzdeki süreçte, sinema çalışanlarımızın toplanma (Hareket Noktası) veya çalışma (Set/Stüdyo vb.) mekânlarını da içine alacak şekilde mutlaka sigortalı olması için gerekli her türlü yasal gücü harekete geçirmeye kararlıdır.

Sayın İşveren, sizi yasalara uymaya, setlerinizde çalışan herkesi SİGORTALI olarak çalıştırmaya davet ediyoruz. Çünkü, 506 sayılı Yasa'nın 6. maddesine göre kişi işe başlamakla kendiliğinden sigortalı olur.

Madde140’da da kurumca verilecek idari para cezaları düzenlenmiştir. Tescilsiz işçi çalıştırıldığının Kurum tarafından saptanması durumunda; öncelikle sigortalı işe giriş bildirgesinden 1 kat asgari ücret, sigortalının çalıştırıldığı her ay için prim belgesi için (her bir ay için) üç kat asgari ücret, ayrıca her ay için ücret bordrosu geçersizliğinden 1 kat asgari ücret, yasal defter kayıtlarından 1 kat asgari ücret cezası vardır ayrıca prim borcu çıkarılır.

Hukukçularımız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı müfettişleri ile eşgüdümlü olarak yürütmekte olduğumuz çalışmalarımız bitmek üzeredir. Çalışmalar bittiğinde hukukçularımız, müfettişler ve medya mensupları ile birlikte setlere/stüdyolara vb. yerlere ziyaretlerimiz başlayacaktır. Biz setlerin durmasını, stüdyoların vb. yerlerin çalışmamasını değil, çalışanların yasal ve insanca koşullar altında çalıştığı setler/stüdyolar/platolar vb. mekanlar görmek istiyoruz.

Sayın İşveren, araştırmalarımız sonunda devlet tarafından da yasal kabul edilen bazı uygulamaların da yanlış ve eksik olduğunu gördük. (Örneğin bazı yapımcılar on yıllar önce hazırlanmış matbu SSK formlarını doldururken setlerinde çalışan birkaç kişiyi sigortalı göstermekte, formun diğer kalemlerini ise eş dost ve yakın akrabalarını sigortalı göstererek doldurmaktadırlar.) Sigorta vergilerini ödememenin bir kamu suçu olduğu ve müfettişlerin ön ve arka jenerik kontrolü ile denetim yapacağını bilmenizi isteriz. Bu tür bir sorun ortaya çıktığında muhasebenizin de 10 yıl geriye doğru kontrol edileceği şüphesizdir.

Sayın İşveren, yasal kabul gören benzer bir diğer uygulama ise Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek/yardım alan projelerde, bakanlık çalışanları işin kolayına kaçarak, işverenlerden sadece “SSK borcu yoktur” diye bir beyan istemekle yetinmeleridir. Oysa devletin vergilerinden destek/yardım alarak kurulan bu setlerde herkesin sigortalı olması şarttır. Bu yüzden bu tür çalışmalarınızda lütfen bakanlığa tüm set çalışanlarınızın sigortalı olduklarını gösteren belgeleri veriniz.

Stüdyo, plato ve setlerde taşeron usulü çalışan ve fatura kesen bazı hizmet (ışık veya kamera, vb.) ekipleri de yanlarında sigortasız elemanlar çalıştırmaktadırlar. Oysa çalışma mekânlarının sigorta güvencesi yapımcıların yasal sorumluluğu altındadır. Yasadışı her şey bu taşeron firmalardan çok yapımcıları bağlamaktadır. Bu yüzden bu tür hizmetlerin alımında dikkatli olunması, taşeron firmalarda çalışan herkesin sigorta beyanlarının da tarafınızdan çok sıkı bir şekilde kontrol edilmesi gerekmektedir.

Sayın İşveren, setler/stüdyolar vb. aynı zamanda işveren ve çalışanların yasal ve ortak mutabakatları ile kurulması gereken çalışma alanlarıdır. Oysa çalışma koşullarının ağırlığı yüzünden çalışanlar da sık sık iş bırakmakta, işler aksamakta ve işverenler de bundan zarar görmektedir. Sizi bu tür sorunlardan koruyacak yasal güvence ise çalışanlarınızla bir toplu/takım sözleşmesi yapmanızdır.

Yukarıda sözü edilen konular elbetteki sektör emekçilerinin hakları konusunda duyarlı davranan işverenleri bağlamamaktadır. Dileğimiz tüm işverenlerin çalışanlarının hakları söz konusu olduğunda tereddütsüz aynı duyarlılığı göstermesidir.

Sinema Emekçileri Sendikası Sinema Emekçileri Sendikası

Yönetim Kurulu Hukuk Komisyonu

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 22/12/2009 5:52 pm
verbal_kint
(@verbal_kint)
Morpheus

haftada 45 saat az be abi 🙂

http://www.camurfilms.com" onclick="window.open(this.href);return false;

CevapAlıntı
Gönderildi : 22/12/2009 7:50 pm
admin
(@admin)
William Wallace Admin

Sinema filmleri için hazırladığımız tip sözleşme taslağı ektedir.
Sarıyla boyanmış maddeler opsiyoneldir ve her anlaşmada farklı biçime girebilirler.
Aşamalandırılması, yapımcı yazar ilişkileri esnekliği ve ödemelerin de daha kolay tanımlanabilmesi için düşünülmüştür.
TV dizi tip sözleşme taslağına gelen bazı öneriler ışığında da önemli bir noktayı belirtmek istiyoruz.
Tip sözleşmeleri yayınladığımız da bile bunlar birer şablon olarak alınmamalıdır.
Yani adı tip olsa da bir tek tipleşmeyi amaçlamazlar.
Önemli olan bizlerin haklarının ve telif tanımlarının modellenmesidir ki bu sözleşmeler, minimum garanti ve sonraki payların tanımı ile bilgi ve model açısından AB standartlarına ulaşmış oluyoruz.
Bu, elbette bilinç ve güç açısından aynı noktada olmamızın garantisi olamasa da önemli bir basamağa çıktığımızı söyleyebiliriz.
Bu vesile ile sizleri iki yeni gelişmeden de haberdar etmek isteriz.
Birincisi artık hak izleme ve lisanslama örgütümüz (SİNEBİR) gerçekten lisanslama hakkını almıştır. Deyim yerinde olursa artık bundan böyle senaryodan başlayarak eserlerimize bandrol gibi lisans alabileceğiz. Lisanslama zinciri senaryo ile başlayacak ve bu lisans bedelini yapımcı meslek örgütüne ödemeksizin senaryoyu işleyemeyeceği gibi, filmi yayma hakkı da elde edemeyecek.
Bu aynı zamanda Televizyonların da lisanslanmış eserlerin bedellerini(tekrar gösterim paylarını) ödemeden yayınlayamamalarının çok önemli yasal bir tutamağı olacak.
İkinci önemli gelişme de Bakanlığın 5846 sayılı yasa ile ilgili birikmiş bir çok sorunun yasal düzenlemeleri ile ilgili paketi Ekim'de bakanlar kuruluna sevk kararı almış olması.

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 22/12/2009 9:43 pm
admin
(@admin)
William Wallace Admin

2009 yılı Türkiye sinema vizyon raporu

25.01.2009 Pazartesi itibariyle
Deniz Yavuz (Antrakt Sinema Gazetesi - Antrakt Movie Magazine)
http://www.antraktsinema.com " onclick="window.open(this.href);return false;

2009 yılında 255 film sinema salonlarımızda gösterime girdi (2008:
265, %-4). Bu filmlerden 69 tanesi Türk (2008: 50, %+38) filmiydi.
Tamamladığımız yılda vizyona giren filmlerden 85'i ortaksız, ana
yapımcısı Amerikan (2008: 97, %-12), 9'u ortaksız, ana yapımcısı
Fransız (2008: 15, %-40), 11'i ortaksız, ana yapımcısı İngiliz, 2'si
ortaksız, ana yapımcısı Alman, 2'si ortaksız, ana yapımcısı İtalyan,
1'i ortaksız, ana yapımcısı İspanyol yapımı olarak göze çarptı. Ülke
filmlerinin yanı sıra ortaksız, doğrudan yapımcı ülkeleriyle, Uzak
Doğu'dan 6 film, Afrika'dan 0 film ve Güney Amerika'dan 0 film izleme
şansı bulduk.
Vizyona giren 255 filmin toplam süresi 26.311 (2008: 27.684, %-5)
dakika. En uzun film The Curious Case of Benjamin Button (166')
olurken en kısa film ise Gnomes and Trolls: The Secret Chamber (70')
oldu.
Geçen yıl, en çok film Ekim (30) ayında vizyona girerken en az film
ise Ağustos (11) ayında sinemalarda yeni film özelliğiyle gösterildi.
Sinema salonlarına en yaygın dağıtımı yapılan film Recep İvedik 2
isimli Türk filmi oldu. Recep İvedik 2 isimli filmi toplam 372
kopyasıyla 390 salonda izleyici karşısına çıktı. Bu film ilk
haftasında 2.236.432 kişi tarafından izlenerek 17.329.163,50 TL.
hasılat yaptı. Filmi bir sinemada ortalama 5.734 kişi izledi. Bu filmi
salonlarında programa koyan sinemalar yalnızca Recep İvedik 2 adlı
filmle bir haftada 45.000 TL.'ye varan ciro yaptı.
2009 yılında 69 (2008: 50, %+38) adet yerli film vizyona girdi.
Bunlardan Süt, Pandora'nın Kutusu ve 11'e 10 Kala isimli yapımların
yabancı ortaklı fakat ana yapımcılarının Türkiye olduğu kayıtlara
geçti. Bu filmlerin dışında 3 adet Türkiye'nin ortaklık yaptığı film
de gösterildi. (Sarı Saten: Günahkarların Aşkı, Market: A Tale of
Trade ve Akamas) En fazla Türk filminin vizyona girdiği hafta ise 4'er
filmle 06 Kasım 2009 ve 18 Eylül 2009 haftası oldu. En çok bilet
satılan yerli film 4.333.116 (yalnızca rapor yılı içerisindeki bilet
satışıdır) biletle Recep İvedik 2 olurken en az bilet satılan Türk
filmi ise 554 biletle Suluboya oldu. Toplam 4 adet Türk filmi bir
milyon bilet sınırını aşmayı başardı.
2009 yılında Türk filmlerinin genel satılan bilet sayısı üzerindeki
hakimiyeti yüzde 50.92 (2008: %59.99) olurken yerli filmler için
satılan bir biletin ortalama satış fiyatı 7.84 TL. (2008: 7.47 TL, %
+5) oldu. Genel olarak Türkiye'de bir sinema bileti fiyatının ortalama
satış fiyatı ise 2009 yılında 8.35 TL. (2008: 7.84 TL, %+7) idi.
Geçen yıl toplam 36.899.954 (2008: 38.465.046, %-4) bilet sinema
salonlarında gösterilen filmleri izlemek isteyenlere satıldı. Bu sayı
sonucunda toplam 308.232.142,90 TL. (2008: 301.652.746,66, %+2)
hasılat elde edildi. 2009 yılında ilk gösterimi yapılan 255 adet filme
34.787.745 bilet satılırken, bu biletlerden 292.428.038,15 TL. hasılat
elde edildi. Geçen yıl 114 adet önceki yıllarda vizyona girmiş yerli-
yabancı filmin de gösterimi yapıldı. Bu filmlere 2.112.209 adet bilet
satılıp 15.804.104,75 TL. hasılat elde edildi. 2009 yılında gösterimi
yapılan yeni ve eski Türk filmlerine toplam 18.790.700 (2008:
23.074.291, %-19) bilet satıldı ve 147.409.629,90 TL. (2008:
172.376.286,94, %-14) hasılat elde edildi. Aynı yıl gösterilen bütün
yabancı filmlere ise 18.109.254 (2008: 15.390.755, %+18) bilet satılıp
160.822.513,00 TL. (2008: 129.276.459,72, %+24) hasılat elde edildi.
2009 yılında bir önceki seneye göre yıllık satılan bilet toplamında
yüzde -4 oranında bir düşüş yaşandı. Yerli filmlerin bilet satışında
ise bir önceki yıla göre yüzde -19 oranında düşüş yaşandığı gözlendi.
2009 yılında vizyona giren filmlerin ilk yedi günlük performanslarında
ise ilk üç film Recep İvedik 2 (Şubat: 2.236.432 bilet satışı), Güneşi
Gördüm (Mart: 1.101.986 bilet satışı), Nefes: Vatan Sağolsun (Ekim:
554.263 bilet satışı) olarak sıralandı. İlk üç günlük performanslarda
ise, sattığı 1.209.453 (1990 yılından bugüne en iyi ilk üç gün
performansı) biletle Recep İvedik 2 birinci oldu. 1990 yılından
günümüze dek ilk haftalık performanslara bakıldığında da birinci
sırada 2.236.432 adetlik bilet satışıyla Recep İvedik 2 bulunurken ilk
üç günlük bilet satışında ise ilk sırada 1.209.453 biletle aynı film
bulunuyor.
2009 yılında en çok bilet satılan film de Recep İvedik 2 olurken, bu
filmin 2009 yılı içerisindeki toplam hasılatı 33.493.186,50 TL. oldu.
Recep İvedik 2 adlı filme toplam 4.333.116 bilet satıldı. Yılın ilk üç
filmi ise şu şekilde sıralandı. 1. Recep İvedik 2, 4.333.116 bilet,
33.493.186,50 TL. hasılat, 2. Nefes: Vatan Sağolsun, 2.419.136 bilet,
19.720.380,25 TL. hasılat, 3. Güneşi Gördüm, 2.491.454 bilet,
19.043.725,00 TL. hasılat. (Filmler hasılat verilerine göre
sıralanmıştır.)
2009 yılında ülkemizde 18 adet şirket sinemalara film dağıttı. UIP
Türkiye isimli şirket en fazla bilet satışını gerçekleştirerek
toplamda 55.721.881,15 TL. hasılat elde etti. Tiglon Film (104) isimli
şirket ise en fazla filmi vizyona sokarak bu filmlere toplam 6.820.556
bilet satışı sağladı. 2009 yılında vizyona en çok yerli film dağıtımı
yapan şirket ise 27 filmle Özen Film oldu. 2009 yılında oluşan toplam
18.790.700 adetlik yerli film bilet satışının yüzde 37'sini Özen Film
adlı şirket sağladı. Geçen yılın hasılat lideri ise Warner Bros.
Türkiye oldu. Bu şirket sattığı 6.657.667 biletle toplamda 59.583.223
TL. hasılata ulaştı. Bir yıl içinde sinemalara dağıttığı bütün
filmlerin film başına ortalamasında ise Cine Film adlı şirket ilk
sırada yer aldı. Cine Film dağıttığı 6 filmin her birine ortalama
374.284 bilet satmayı başardı.

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 27/01/2010 3:07 pm
admin
(@admin)
William Wallace Admin

TÜRKİYE SİNEMA KONSEYİ

2010 YILI 1. TOPLANTISI SONUÇ METNİ
Değerli Sinema Konseyi Delegesi,

07 Şubat 2010 Pazar günü Türkiye Sinema Konseyi’nin bu yılki ilk toplantısını gerçekleştirdik. Daha önce aldığımız karar uyarınca Konsey toplantıların her ayın ilk haftası (07 Mart Pazar) 13.00’de FİLMYÖN’ de yapacağımızı tekrar hatırlatmak istiyoruz.

Toplantıya Konseyde temsil edilen kuruluşlardan FİYAP (M. Altıoklar), BİROY (A. Engin), SEYAP (T. Esmer), BSB (M. Ünlü), SETEM (M. Güleryüz, H. Karabey), SENDER (H. Ünal), FİLMYÖN(M. Altıoklar), SİNEBİR (E. Akduman), KFD (V. Çavuşoğlu, O. Güzeloğlu) katıldı. ÇFD (Derviş Pasin) hastalık nedeniyle gelemeyeceğini, BABİL (Enis Rıza) erken haberdar olmadığı için katılamadığını bildirdi. /../

Bilindiği gibi, geçtiğimiz yıllarda Türkiye Sinema Platformu, yalnızca Türkiye Sinema Kurumu’nun kuruluşuyla sınırlı bir misyon tanımlamış ve bütün çalışmalarını bu hedefe odaklamıştı. 24 Kasım’da yapılan son kongrede ise daha kapsamlı bir tanım ve misyona ihtiyacımız olduğu ortak görüş olarak şekillenmişti. Geçtiğimiz iki ay içinde konsey bütünlüğü içinde konseyin yeni misyonun ve kapsamına dönük kapsamlı bir tanım tartışılamadı.

Bu nedenle icra kurulu olarak bu ve benzeri tanımları ilk konsey toplantısından itibaren tartışma gereği bir ihtiyaçtı. Biz de bu ihtiyaca uygun olarak hazırladığımız gündem doğrultusunda görüşmeler yaptık.

Katılımcılar olarak, mutabık olduğumuz kararları bir sonuç metniyle konsey üyeleriyle paylaşmaya ve görüş ve eleştirilerini talep etmeye karar verdik.

1. SİNEMA KONSEYİNİN TANIMI
Türkiye Sinema Konseyi, Türkiye sinema sektöründe var olan meslek örgütleri, toplu telif ve hak izleme birlikleri ile vakıflar dernekler ve festival düzenleyen 30 kuruluşun delegelerinden oluşan bir zemin.

Konsey’in amacı, uzun, kısa, belgesel, canlandırma ve deneysel film alanlarında üretim yapan film endüstrisinin farklı kesimlerinin, üretim, dağıtım, gösterim ve eğitim konularında ortak çıkarlarını tanımlamak; iletişimini sağlamak, ortak paydalarda ortak çözümlemeler ve çözümler üretmek; ortak paydaları artırmak için diyalog zeminini geliştirmek ve Dünyalılaşma sürecimize hız kazandırmak.

Sinema Konseyi, bu amaca uygun olarak, geleneksel hiyerarşik kurumsal formlardan farklı; çok seslilik, katılım ve mutabakat ilkelerini esas alan; çoğunluk hegemonyasına karşı azınlık haklarını önemseyen bir yapı olarak tasarlandı.
Konsey’in icra kurulu ise, film endüstrisinin üretimi temsil eden bütün kesimlerinin kurumsal temsilcilerinden oluşuyor.

Son iki ayın tartışmalarına baktığımızda zaman zaman tartışma ve eleştirilerin içeriğinde Konseyi deyim yerinde olursa “sinema sektörünün politika örgütü” gibi ele alma eğilimlerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Bir başka deyişle Konsey’e dar anlamıyla sektörel politik bir örgüt gibi yaklaşılabiliyor. Oysa bizler Konsey’in, Film endüstrisinin geleceğine ilişkin düşünce üretmek, sorunlarına sürdürülebilir çözümler aramak için varolması gerektiğine gerektiğine inanıyoruz.

Çünkü bırakalım geçmiş deneyimleri, 2004 yılını tarihen sektörel reform sürecinin başlangıç noktası olarak kabul edersek, bu süre içindeki deneyim bile göstermiştir ki, sektör bileşenleri, birlik içinde olmadıkça; ayrılık noktaları üzerinde çatışmak yerine, birlik noktaları üzerinde güç biriktirip, ortak hareket etmedikçe; kısmi çözüm ve kurtuluş mümkün değildir.

2. NASIL BİR FİLM ENDÜSTRİSİ İSTİYORUZ
Beş yıl sonra nasıl bir film endüstrisi istediğimizi tanımlayabilmek, ortak bir sektörel siyaset arayışı için en temel noktayı oluşturuyor.
Bu konuda, Avrupa Merkezli Modelin /../ gelişmiş örneği olan Fransız Film Endüstrisinden başlayarak, farklı ülkelerin uygulamalarını da değerlendirerek ve endüstrimizi aşağı iten koşulları, eksiklikleri ve alışkanlıkları aşarak, Türkiye’ye özgü sürdürülebilir bir yapı oluşturulabilir.
Fransa örneğini özle olarak vurgulamamızın iki önemli yönü var, birincisi sanatın çıkarlarını, sermayenin çıkarları ile dengelemeyi ilke edinmiş olması, ikincisi ise en çok ortak yapım üreten endüstri olması.

Ancak son yıllarda katılmış olduğumuz bütün uluslararası sektörel toplantılar (Dünya Oyuncular Birliği, Avrupa Senaryo Yazarları Federasyonu, World Cinema Aliance, Avrupa Belgesel Sinema Örgütleri Toplantısı vb. ) göstermektedir ki, varolan Avrupa modelinin de önemli reformlara ihtiyacı vardır.

Bu reformları da iki başlık altında toplamak mümkündür.

Bunlardan ilki sinemanın yalnızca subvansiyona yaslanarak varoluşunun yarattığı ciddi sorunlardır.
İkincisi ise; dijital devrimin sonucu olarak internet in sinema, TV, DVD gibi mecraları aşan, bu mecraların geleneksel anlamlarını radikal değişimlere uğratan gelişimi.

Dolayısıyla Türkiye Film Endüstrisi reform planının, sanatın çıkarlarını sermayenin çıkarlarına ezdirmeyen; uzun metraj drama /../ kadar, belgesel sinema, canlandırma, kısa film ve deneysel filmin de önemini kavrayan; kurumsallığını, finans ve pazarlama-dağıtım modellerini yeni teknolojilere göre düzenleyen; insan kaynaklarını, eğitim, çalışma ve sosyal güvenlik standartlarını uluslararası standartlara göre düzenleyen bir modeli hedeflemesi gerektiğine inanıyoruz.

3. FİLM ENDÜSTRİSİNİN ÇÖZÜM BEKLEYEN SORUN ALANLARI

Türkiye Film Endüstrisi’nin sorun alanlarının tanımlanması, dökümünün yapılması bizce en önemli, birliğimizi güçlendirici ikinci nokta olduğuna inanıyoruz.

Belirli bir hedefi paylaşan bizler, varolan sorun alanlarını da ortak bir biçimde tanımlarsak, bulunduğumuz noktadan, hedefimize yapacağımız yolculukta önümüze çıkacak engelleri aşmak için ortak yöntem ve politikalar üretme şansımız da artacaktır.

Bu başlık altında yaptığımız görüşmede ortaya çıkan mutabakatı özetlemek gerekirse; sorun alanlarının dört ana başlık altında toparlanması mümkün ve işlevsel görünüyor:

Fikri Mülkiyet başlığı altında; fikri mülkiyetin yasal çerçevesindeki bütün eksiklikleri, telif gaspı ve hırsızlığını kolaylaştıran yasal boşlukları anlamak durumundayız. Bu başlık altındaki sorun alanlarının geniş bir dökümü ile bu sorunların giderilmesi için geniş bir talepler listesi “meslek birlikleri çalıştayı”nda belirlenmiş durumda.

Hepsi konseyin üyesi olan “toplu hak izleme birlikleri” geçtiğimiz günlerde ortak tarife protokolü imzaladı ve ilkeler belirlediler. Bizlerin de üyeleri olduğumuz “toplu hak izleme birlikleri”nin oluşturduğu güç birliğini, aynı zamanda, Sinema Konseyi telif hakları çalışma grubu olarak değerlendirmekteyiz. Bu başlık altındaki bütün sorunlarımızın takibini yapabilecek bilgi ve kurumsallığa sahiptir. Bu sorun alanlarına ilişkin çözüm araçları ise (5846 sayılı yasanın yeniden yazımı, fikri mülkiyet kurumu vb), söz konusu çalıştayda tanımlanmış durumdadır.

Çalışma koşulları ve sosyal güvenlik; çok yaşamsal bir başka sorun alanı. Bu alanda yeniden bir tanım yapmaya gerek olmayan, SİNESEN’in tanımıyla fiilen dayatılan “orman kanunları”nın acilen çalışma yasalarımızla belirlenmiş koşullara uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Biz, bu alandaki sorunların ayrıntılı bir dökümünün yapılmasını, kısa ve orta vadeli çözüm araçlarının, yasal çözümlerin öncelikle SİNESEN tarafından tanımlanmasının ve takibinin yapılmasının doğru olduğuna inanıyoruz. Sinema konseyi bu alanda atılacak adımları desteklemektedir

Finansal sorunlar başlığı altında ise bütün destek, teşvik eksiklerini, vergi ve gümrük sorunlarıyla marketing alanındaki sorunları anlıyoruz. Bu sorunların çözümlerini oluşturacak, sinema kurumu, sinema bankası, dış ticaret yasaları ve ikili anlaşmalar vb yasal düzenlemeler bu başlığın altında ele alınmalıdır. Bu konuda da öncülüğü Konsey üyesi üç yapımcı birliği yapabilir. İTO, TİM ortak çalışma grupları da bu sürecin önemli kaldırac ve araçlarını oluşturabilirler. Finansal ve dağıtım konuları ile ilgili çalışma grubu, belgesel, kısa film ile amatör çalışmalarında sorun alanlarını ilgili meslek kurumları ile desteklenir.

Türk sinemasının ululararasılaştırılması-marketing ve dağıtım başlığı altında, uluslararası ortak yapımlar, uluslarası finansman ve uluslararası pazarlama (talep yaratma, tanıtım, dağıtım vb) düşünülmektedir.

Akademik Alan ile ilgili sorunlar; bu başlık altında da ülkemizdeki sinema eğitiminin hem bilgi üretme ve kuramsal çalışma yeteneğinin geliştirilmesi; hem de endüstrinin uluslararası niteliklerine uygun eleman yetiştirilmesi önündeki engelleri anlamak gerektiği düşüncesindeyiz. Yanısıra, olmazsa olmaz, kayıt tutma/belgeleme/arşivleme mekanizmalarının kalıcı ve sürdürelebilir biçimde oluşturulması bir sektör olmanın, kurumsallaşmanın öncelikli gereğidir. Bu sorun alanlarının ayrıntılı tanımlanması ve çözüm araçlarının tanımı, öncelikli olarak Akademik Alan Çalışma grubunca yapılmalı ve konseyde tartışılmalıdır.

4. SİNEMA KONSEY’NİN İŞLEYİŞİ İLE İLGİLİ SORUNLAR.

İcra Kurulu’nun 22 Ocak 2010’da yayınlamış olduğu “irade beyanı ve rapor” da dile getirilen özeleştiri ve hedeflere uygun çalışmaların sürdürülmesi gereğinde yeniden görüş birliği içinde olduğumuzu gördük.
Sorun alanlarının tanımında oluşturduğumuz yaklaşımdan da görüleceği gibi; konseydeki bütün kurumların öncelikle uzmanlık alanlarında etkin olmaları, uzmanlıkla ilgili sorun alanlarında öncülük yapmaları gerekir.

Ve çözümlerden bağımsız her kesimin diğer kesimin sorun kabul ettiği her şeyi tartışmaksızın meşru görmesi gerekir.

Çözümlere gelince… örneğin her konsey üyesi kuruluş, “meslek birlikleri” zemininin güncelleyip sunacağı çerçeveyi eleştirme ve katkı önerme hakkına sahiptir; ama telif hakkı sahibi olmayan kesimler, telif hakkı sahiplerine politika dayatmaya kalkışmamalıdır. Bunun tersi de doğrudur örneğin SİNESEN’in bütün dünyadaki sendikalar gibi uzmanlık alanı olan “çalışma yaşamı ile ilgili” sunacağı çerçeveye bütün konsey üyeleri önerilerini getirebilmelidir. Ama bir kesim, kendi asli sorunu olmayan konularda, ötekini etkileyemiyorsa, çözümsüzlüğe götürecek ısrarlardan da kaçınmalıdır. Konsey, birbirimize politika dayatma alanı olmamalıdır. Konsey, ortak paydalarda ortak mücadele imkanı olarak, ortak olmayan noktalarda da bu farkları yok edecek diyalog imkanı olarak çok kıymetlidir.

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 18/02/2010 7:05 pm
admin
(@admin)
William Wallace Admin

TELEVİZYON DİZİSİ SEKTÖRÜ TÜRK SİNEMASI'NI BOZUYOR MU?

Sinema sanatı hareketli görüntü alfabesiyle yapılan bir sanattır.
Diziler de öyle... Her ikisi de aynı alfabe ve aynı üretim ilişkilerini
kullanır ama dünya yüzünde kimse TV dizilerinin sanat olduğunu pek
iddia etmez. Çünkü TV dizileri genellikle sinema sanatının popüler
bir yan ürünü olarak kabul edilir. Paralel bir örnek roman sanatı ve
"pembe roman" için de verilebilir. Fakat "sinema" ve "roman"ın bu
paralelliği genel bir benzetmedir ve benzetmeyi yaratılık düzeyinde
daha ileri götürmek yanıltıcı olabilir. Çünkü romanlar yaratıcıların
kalem/kağıt (veya bilgisayar) kullanarak tek başına ortaya
çıkardıkları bir ürün/eserdir. Fakat sinema ve TV dizileri süreç
içinde birçok yaratıcı, uzman ve teknisyen tarafından belli
işbölümleri altında, üstelik birbirlerinin alanında da birlikte
çalışarak ortaya çıkarılırlar.

Son bir yıl içinde 90 kadar (90 dakikalık!) sinema filmi ve haftada
40-70 kadar (90 dakikalık) TV dizisi bölümü çekildiği söyleniyor.
Yani, kaba bir hesapla, TV kanallarında iki haftada sinema sektörünün
bir yılda ürettiği kadar dramatik hareketli görüntü üretiliyor.

Maliyeti büyük birkaç sinema filmimiz dışında, sinemamızda üretim
aslında oldukça kobileşmiş durumda. Üretilen filmlerin %90'ı küçük
bütçeli ve gösterim imkanı bulamayan yapımlar. Elimizde net rakamlar
olmasa bile, küçük bütçeli sinema filmlerinin, kabaca, 2-3 TV dizisi
bölümünün maliyeti kadar olduğunu söyleyebiliriz. Yani sinema
filmlerimiz ile TV dizilerinin ekonomik maliyet döngüsü arasında
kabaca 20-25 kat fark var. İki sektör arasındaki bu orantısızlığın
sinema sektörünü nasıl belirlediğine kısaca bakmakta yarar var.

Kadim sinemacılar anlatıyor. Bir zamanlar Yeşilçam'da, yapımcılar
birlikte çalışmak için anlaştıkları çalışanlara, "Çıkmadan muhasebeye
uğrayın ve işe başlama avansınızı alın" derlermiş. Şimdi herkes TV
kanallarıyla taşeron olarak çalışan yapımcılardan şikayet ediyor ama o
zamanlar da yapımcılar Anadolu'daki film işletme zincirlerinin
taşeronu olarak çalışırlardı. Ama gün oldu devran döndü. Sinemadaki
egemen üretim tarzı artık senarist, yönetmen ve yapımcının aynı kişide
toplandığı kobileşmiş bir üretim tarzı oldu. Bu sinemanın çoğunluğu
şimdi, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ulufe gibi (gördüğü) dağıttığı
destekleri alıp, üstüne borç-harç bir şey koyup, kendi yağlarıyla
kavrulmaya çalışıyor.

TV kanallarına dizi yapan yapımcılar ise, her yıl, 30 tane fakülteden
mezun, deneyimsiz insan kaynağının kapısında kuyruk olduğunu çok iyi
biliyor. TV kanallarında çalışmak artık "bitmeyen bir stajyerlik".
Yani stajyer olarak al, bedava çalıştır, bazılarına, "Seni beğendik.
Birkaç ay daha çalışırsan seni burada kadroya alabiliriz" denerek, ama
sonra "kadro açılmadı" diye kapının önüne konuyor. Bununla da
bitmiyor. Artık, kapıdaki kuyrukta yeni adayların olduğunu bilen
stajyerlere, "İstersen böyle devam et, belki kadro açılır" bile
deniyor ve umut sömürüsü ve bitmeyen stajyerlik devam ediyor.

TV dizilerinde çalışmak ise "ucuzun da ucuzu var!" mantığıyla
ilerliyor. Başlangıçta TV dizisi sektöründe de aslında eski
Yeşilçam'ın adabı vardı. Fakat önce çalışanlara, kapıdaki kuyruk
yüzünden, "Valla, istersen, yarım haftalıkla başla" dendi. Ama birkaç
yıl sonra kuyruklar uzayınca yarım haftalık teklifi de kalktı ve
"yayın başlayınca" denmeye başladı. Fakat kuyruklar daha da uzadı.
Şimdi artık, "5-10 bölüm içerden başlarsan" deniyor. Tabii, bu arada
kadim dil de bozuldu. Dil "lütfen muhasebeye uğrayın"dan "yerse!"ye
dönüştü. İşsizlik ve orman düzeni içindeki rekabet koşullarında, sanki
bulanık suyun "dip"i hiç yok.
- Valla paramız yok ama satınca verebiliriz.
- Valla kanal paramızı vermedi.
- Valla kanalın durumu kötüymüş
- Valla battım, ne yapabilirim?
- Valla istersen mahkemeye de gidebilirsin tabii...

Durum bu olunca, Sinema Emekçileri Sendikası Hukuk Birimi'ne yığılan
40 dava "bitmeyen mahkemeler" sürecinin başında olduğumuzu gösteriyor.

Diziler batınca herkes "yandık" diyor. Ama bu sektör tutan diziler
için de "ucuzun da ucuzu var" mantığını sürdürmeye devam ediyor. Dizi
tutunca taşeron yapımcı bu kez çalışanlar listesini masasına koyup,
"Bu diziden daha fazla ne kadar kazanabilirim acaba?" diye düşünmeye
başlıyor. Önce, işe başlarken diş geçirmediği yaratıcılardan başlıyor.
Örneğin sanat yönetmeni için, "ben bu adama her hafta neden bu kadar
vereyim ki?" düşünmeye başlıyor. Hemen onu işten atıyor ve yerine
asistanını terfi ettiriyor. Çürümenin sonu da olmadığı için, işten
atma haberini vermeyi de asistana veriyor. Yıllarca çalışıp işi
öğrenmesi gereken asistan, kısa sürede "sanat yönetmeni" olunca,
üstelik günde 16-18 saat çalışırken kendisini yetiştirmeye de artık
hiç vakit bulamıyor. Böylece bilgi birikimi ve deneyimin de bir anlamı
kalmıyor. Dolayısıyla deneyimsiz, üstelik sonuna kadar tavizkar bir
ruh hali ortaya çıkıyor. Bu şartlarda sendika artık "taban fiyatı"
bile saptayamaz duruma geliyor.

Dünyada sineması başarılı ülkelerde hala en yaşlı gruplar sanat ve
görüntü yönetmenleri gruplarıdır. TV dizisi sektörümüz sayesinde
sinema çalışanları o kadar gençleşti ki. Acaba dünya yüzünde bize
benzer bir ülke var mı?

Mathieu Kassovitz'in "Protesto" adlı filminde apartmanın üstünden ağır
çekimde yere düşen bir genç şöyle diyordu: "Düşüyorum ama şimdilik
işler yolunda !.."

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 17/03/2010 1:11 pm
Düd
 Düd
(@dud)
Godfather

Hangi Türk Sineması'nı bozuyorlar onu sormak istiyorum. Olmayan şey bozulmaz ki.

Ancak dizilerin sinemayı sallaması olayı her yerde tartışılıyor bu aralar. Pek çok insan sinemanın sonu geldi falan diyor. Nispeten katılıyorum ben de. Derin konu ama tabii.

Bildiğim kadarının, anlatabildiğim kadarı.. Eylem Planı.
Ömrünüzde duymadığınız bir sporla ilgili Türkiye'de ve dünyada neler yaşanıyor diye meraktan çatlıyorsanız Laff Ultimate'a beklerim.

CevapAlıntı
Gönderildi : 19/03/2010 4:19 am
admin
(@admin)
William Wallace Admin

Tabi senin dediğin amerika için geçerli sanırım.

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 19/03/2010 4:55 am
Düd
 Düd
(@dud)
Godfather

Ağırlıklı olarak evet. Ancak holivud öyle bir olaya kayarsa tüm Dünya o yöne hareket eder zira çok az ülke holivud filmleri olmadan sinemalarını ayakta tutabilir.

Bildiğim kadarının, anlatabildiğim kadarı.. Eylem Planı.
Ömrünüzde duymadığınız bir sporla ilgili Türkiye'de ve dünyada neler yaşanıyor diye meraktan çatlıyorsanız Laff Ultimate'a beklerim.

CevapAlıntı
Gönderildi : 19/03/2010 5:11 am
admin
(@admin)
William Wallace Admin

Basın Açıklaması

Yargı Emek Sinemasının yıkımını öngören projeye dur dedi.

Emek Sinemasının yıkımını öngören projeyi onaylayan kurul kararına
açmış olduğumuz davada İstanbul 9. İdare Mahkemesi 12.05.2010
tarihinde yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Sinema kenti Beyoğlu'nda bir bir yok edilen sinemalar arasına katılmak
istenen Emek Sineması Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Yenileme
Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Yenileme
Kurulu'nun 17.09.2009 gün ve 954 sayılı ve 09.10.2009 gün ve 973
sayılı kararı ve eki avan projelerin iptali ve öncelikle yürütmenin
durdurulası istemli açtığımız davada T.C. İstanbul 9. İdare Mahkemesi,
2010/448 ESAS no.lu kararında " Dava konusu işlem, uygulanması halinde
telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabileceğinden, mahallinde
keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra bu konuda yeniden
bir karar verilinceye kadar 2577 Sayılı Yasanın 27.maddesi uyarınca
teminat alınmaksızın yürütmenin durdurulmasına, 12/05/2010 tarihinde
oybirliğiyle karar verildi." demektedir.

Kamuoyuna duyurulur.

Saygılarımızla,

Mimarlar Odası

İstanbul Büyükkent Şubesi

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 25/05/2010 12:57 pm
enjeksiyon
(@enjeksiyon)
Barry Lyndon

Ne güzel

şimdi daha çok seviyorum seni hayat, hadi...

CevapAlıntı
Gönderildi : 26/05/2010 4:34 am
admin
(@admin)
William Wallace Admin

Türk dizi sektörü üzerine detaylı bir çalışmayı ekte yolluyorum arkadaşlar.

CevapAlıntı
Başlığı açan Gönderildi : 15/07/2010 3:59 pm
Paylaş: