En Son İzlediğiniz Film

Üzerine konuşmak istediğiniz, iyi kötü, eski yeni, arşivlik, kült, vizyondaki, produksiyon aşamasındaki filmlerin hepsini bu bölümde değerlendirelim...
Kullanıcı avatarı
hegel
Braveheart
Mesajlar: 1136
Kayıt: 25 Oca 2007 10:10
Meslek: İşçi
İletişim:

Re: En Son İzlediğiniz Film

Mesaj gönderen hegel » 21 Şub 2017 10:17

Hell Or High Water (2016) - Yön: David Mackenzie

Senaryoyu yazan Taylor Sheridan bundan önce Villeneuve'nin Scario'sunu yazmış. Aralarında benzerlikler olduğunu yazanları gördüm ama bana öyle gelmedi. Ya da "bir yazar aslında hep aynı şeyi yazar" klasik tanımlamasından gidersek olabilir. Basit diyaloglar, sade bir anlatım, monoton yaşamlar ve devasa Texas. Son çıkan diziler bizi devamlı twist görme beklentisine soktu. Bu çıtayı yukarı koymak anlamına mı geliyor? Olmamalı. Farklı kulvarlarda, kendine özgü anlatımlar olabilir. Bu filmde ilginç olan nedir; merak uyandıran, bizi çeken? Yaşlı Jeff Bridges ve ortağı arasındaki diyaloglar ile iki kardeş arasındaki diyaloglar kıyaslanabilir. Film bizi ağır bir kamyonun arkasına bağlanmış bir karavan gibi peşinden sürüklüyor. Canınız sıkılabilir belki ama uçsuz bucaksız manzaraya bakarak avunabilirsiniz. Fena değil. 2016 yılında işlerin nasıl yürüdüğünü görmek açısından belgesel tadı bile alınabilir.
Kalem Oynatan İle Ayı Oynatanın Buluştuğu Yer

http://kalemoynatanileayoynatannbulutuu ... pot.com.tr

Kullanıcı avatarı
hegel
Braveheart
Mesajlar: 1136
Kayıt: 25 Oca 2007 10:10
Meslek: İşçi
İletişim:

Mesaj gönderen hegel » 23 Şub 2017 16:20

Nocturnal Animals (2016) - Yön: Tom Ford

Michael Shannon çok iyiydi. Genellikle öyledir. Jake de her zaman iyidir ama bu sefer maalesef öykünün kıtlığından dolayı sönük kalmış. Yönetmen imajlara yüklenmiş. Geçmişinde bolca video klip var. Çift kanaldan ilerleyen bir durum var. W.Faulkner'in "Vahşi Palmiyeler" romanını getirdi aklıma. Orada da bağımsız iki öykü akar. Roman bittikten sonra nehirde ölüm kalım mücadelesi veren mahkum ile işleri yoluna koymaya çalışan genç doktorun benzer mücadelelerden geçtiklerini görürsünüz ve tosladıkları aynı bürokrasiyi, kanunları vs.

Filmde kadının hayatı ve ona gönderilen kopya romanda olanlar birbirinden bağımsız değil. Romanı eski kocası yazmış. Ona ithaf etmiş. Amy Adams filmde de dendiği gibi çok hüzünlü bakıyor. Her şeyi var ama üzgün işte. Modern zamanların varoluş sıkıntısı mı? Risk alınmamış bir yaşam. Elinin altındaki her şeyden bu steril riski almış gibi yapıyor ama aslı gibi olmuyor işte. Okunan roman bunu bize veriyor ama o da beklentileri boşa çıkartıp yavan kalıyor.

İmajlar, göstergeler, renkler, bedenler vs. Açılıştaki tuhaflık. Seyirciyi kavrama çabası mı? Konformist, edilgen ve yapay bir kültürün pompalanması gibi göründü bana bu açılış sekansı. Kime? Oradakilere mi; hepimize mi? Bunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Ucu açık olması, kolaycılığa kaçılması anlamına gelmemeli.
Kalem Oynatan İle Ayı Oynatanın Buluştuğu Yer

http://kalemoynatanileayoynatannbulutuu ... pot.com.tr

Kullanıcı avatarı
KEzzAP
Site Admin
Mesajlar: 9855
Kayıt: 31 Eki 2005 17:07
Meslek: Akademisyen (Siyaset Bilimi)

Mesaj gönderen KEzzAP » 23 Şub 2017 17:57

hegel yazdı:
21 Şub 2017 10:17
Hell Or High Water (2016) - Yön: David Mackenzie

Senaryoyu yazan Taylor Sheridan bundan önce Villeneuve'nin Scario'sunu yazmış. Aralarında benzerlikler olduğunu yazanları gördüm ama bana öyle gelmedi. Ya da "bir yazar aslında hep aynı şeyi yazar" klasik tanımlamasından gidersek olabilir. Basit diyaloglar, sade bir anlatım, monoton yaşamlar ve devasa Texas. Son çıkan diziler bizi devamlı twist görme beklentisine soktu. Bu çıtayı yukarı koymak anlamına mı geliyor? Olmamalı. Farklı kulvarlarda, kendine özgü anlatımlar olabilir. Bu filmde ilginç olan nedir; merak uyandıran, bizi çeken? Yaşlı Jeff Bridges ve ortağı arasındaki diyaloglar ile iki kardeş arasındaki diyaloglar kıyaslanabilir. Film bizi ağır bir kamyonun arkasına bağlanmış bir karavan gibi peşinden sürüklüyor. Canınız sıkılabilir belki ama uçsuz bucaksız manzaraya bakarak avunabilirsiniz. Fena değil. 2016 yılında işlerin nasıl yürüdüğünü görmek açısından belgesel tadı bile alınabilir.
Film aslında çok sert bir sosyolojik arka plana sahip.
Fakat iyi değerlendirememiş gibi geldi bana.
Fazla dialoglara bağlı. Kötü bir film asla değil. Ama eksik bir şeyler var çözemediğim.
Daha fazla hissetmek isterdim sanırım o bölgeyi.
Belki daha çeşitli karakterler gerekliydi.
Tatmin etmeyen, anlamlandıramadığım bir şeyler var bu filmde.

Kullanıcı avatarı
KEzzAP
Site Admin
Mesajlar: 9855
Kayıt: 31 Eki 2005 17:07
Meslek: Akademisyen (Siyaset Bilimi)

Mesaj gönderen KEzzAP » 23 Şub 2017 18:01

hegel yazdı:
23 Şub 2017 16:20
Nocturnal Animals (2016) - Yön: Tom Ford

Michael Shannon çok iyiydi. Genellikle öyledir. Jake de her zaman iyidir ama bu sefer maalesef öykünün kıtlığından dolayı sönük kalmış. Yönetmen imajlara yüklenmiş. Geçmişinde bolca video klip var. Çift kanaldan ilerleyen bir durum var. W.Faulkner'in "Vahşi Palmiyeler" romanını getirdi aklıma. Orada da bağımsız iki öykü akar. Roman bittikten sonra nehirde ölüm kalım mücadelesi veren mahkum ile işleri yoluna koymaya çalışan genç doktorun benzer mücadelelerden geçtiklerini görürsünüz ve tosladıkları aynı bürokrasiyi, kanunları vs.

Filmde kadının hayatı ve ona gönderilen kopya romanda olanlar birbirinden bağımsız değil. Romanı eski kocası yazmış. Ona ithaf etmiş. Amy Adams filmde de dendiği gibi çok hüzünlü bakıyor. Her şeyi var ama üzgün işte. Modern zamanların varoluş sıkıntısı mı? Risk alınmamış bir yaşam. Elinin altındaki her şeyden bu steril riski almış gibi yapıyor ama aslı gibi olmuyor işte. Okunan roman bunu bize veriyor ama o da beklentileri boşa çıkartıp yavan kalıyor.

İmajlar, göstergeler, renkler, bedenler vs. Açılıştaki tuhaflık. Seyirciyi kavrama çabası mı? Konformist, edilgen ve yapay bir kültürün pompalanması gibi göründü bana bu açılış sekansı. Kime? Oradakilere mi; hepimize mi? Bunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Ucu açık olması, kolaycılığa kaçılması anlamına gelmemeli.

Bu filmi daha bir sevdim ben.
Nefret ve intikam duygularının romandaki ve gerçek hayattaki iki yorumu çok ilginçti.
Acaba birilerini öldürecek kadar nefret ettiğimiz noktalarda, nasıl içimize gömüyoruz bu duyguları?
Nefret ve intikam duygularını nasıl bastırabiliyoruz?

Kullanıcı avatarı
hegel
Braveheart
Mesajlar: 1136
Kayıt: 25 Oca 2007 10:10
Meslek: İşçi
İletişim:

Mesaj gönderen hegel » 23 Şub 2017 20:01

KEzzAP yazdı:
23 Şub 2017 18:01
...........
Acaba birilerini öldürecek kadar nefret ettiğimiz noktalarda, nasıl gömüyoruz bu duyguları?
Nefret ve intikam duygularını nasıl bastırabiliyoruz?
Bilinçaltına atıyoruz ama yok olmuyor. Zizek, Psyhco filminde bodrum kat, zemin kat ve üst katı id, ego, superego olarak tanımlamıştı, şu filmlerden bahsettiği belgeselde. Bodrum kat bilinçaltı.....
Kalem Oynatan İle Ayı Oynatanın Buluştuğu Yer

http://kalemoynatanileayoynatannbulutuu ... pot.com.tr

Kullanıcı avatarı
hegel
Braveheart
Mesajlar: 1136
Kayıt: 25 Oca 2007 10:10
Meslek: İşçi
İletişim:

Mesaj gönderen hegel » 24 Şub 2017 10:04

Morbius probleme çok yakındı. Krell projesini tamamlamıştı. Bu büyük makineyi. Artık araçlar yoktu. (Düşünce gücü ile istenilen şeyin yaratılması. Ama bilinçaltına ittirilmiş düşüncelerin açığa çıkmasıyla….) Gerçek bir icat.

- Doktor, boşver şimdi bunu.

- Ama Krell (uygarlığı) bir şeyi unuttu.

- Neyi?

- Canavarları John.

- Id’den gelen canavarları.

- Id’mi? O da nedir? Konuşsana doktor.

(FORBIDDEN PLANET)
Kalem Oynatan İle Ayı Oynatanın Buluştuğu Yer

http://kalemoynatanileayoynatannbulutuu ... pot.com.tr

Kullanıcı avatarı
hegel
Braveheart
Mesajlar: 1136
Kayıt: 25 Oca 2007 10:10
Meslek: İşçi
İletişim:

Mesaj gönderen hegel » 24 Şub 2017 10:16

KEzzAP yazdı:
08 Tem 2009 09:05
baco yazdı:American Beauty

5-6 oldu sanırım izleyişim. Başucu filmlerimden biri. Sinematik olarak değil, beni götürdüğü yer olarak. Gerçekten 10 numara bir senaryo ve akış....
Ben de çok severim. Son yıllarda Oscar alanlar arasında en tuttuklarımdan.
Tozlu rafları karıştırırken,

G.Deleuze şöyle der: "Asla kimse çelişkiden ölmemiştir. Ve ne kadar daha şizofrenleşirse, ne kadar çok sakatlanır ve sıhhatini kaybederse o kadar Amerikanvari bir biçimde işlemektedir bu şizofrenik kapitalist toplum". Bir türlü ölememek. En büyük hazzın bu ölüm anı olduğunu sezinlediği halde ondan ölesiye korkmanın travmatik etkisiyle bütün bir hayatı dengesizce yaşamanın yansıması. Tatmin olamayan ve sistemin bunu yasakladığı insan huzura kavuşmak için ölmek zorundadır. Bunu yapamıyorsa ya öfkeyle, Amerikanvari bir şekilde dibe doğru çekilir -filmde olduğu gibi- ya da 3. dünya ülkelerindeki yokluğun içinde, bu hafiflikle yüzeye çıkmaya zorlanır. Ama az gelişmiş ülke insanı da sisteme dahil olduğundan, ona da bu hastalık bulaşmıştır ve bir türlü geçmek bilmez. Modern klasiklerden...
Kalem Oynatan İle Ayı Oynatanın Buluştuğu Yer

http://kalemoynatanileayoynatannbulutuu ... pot.com.tr

Kullanıcı avatarı
hegel
Braveheart
Mesajlar: 1136
Kayıt: 25 Oca 2007 10:10
Meslek: İşçi
İletişim:

Mesaj gönderen hegel » 22 Mar 2017 10:19

Captain Fantastic (2016) - Yön: Matt Ross

Bu bir bağımsız film mi? Yönetmenine IMDb'den baktım. Aktörlükten gelme. Çok filmde, dizide oynamış. 2012'de ilk filmini, 28 Hotel Rooms'u çekmiş. Daha önce iki tane kısası var. 70 doğumlu.

6 çocuğunu kendi ilkelerine göre yetiştiren, eğitimlerini kendi veren bir baba (Viggo Mortensen). Ormanda yaşıyorlar. Teorik olarak bir çok bilgiye sahipler. Kasaba dışında dış dünya ile pek bağlantıları yok. Baba her şeye hazırlıklı olmaları için, doğada pratik olarak da eğitim veriyor. Tuhaf bir zıtlık var elbette. Alınan teorik eğitim aslında dış dünya için gerekli ama onlar ormandalar. Doğada hayatta kalma, barınma vs. eğitimlerinin de şehirde bir karşılığı yok. Belli ki ilerde olacaklara karşı baba çocuklarını hazırlıyor. Çocuklar çok şey biliyorlar, fazlasıyla. Tabi film bu şekilde eksik kalacağı için bir şekilde şehire inmeleri gerekiyor, mecburen. Buraya kadar gerçek anlamda bağımsız bir film olduğunu düşündürtüyor.

Ama sonra işte, bildiğimizin dümen suyuna gidiyor. Uyumsuzluklar, zıtlıklar, anlaşmalar vs. Belki de olması gereken bu.
Kalem Oynatan İle Ayı Oynatanın Buluştuğu Yer

http://kalemoynatanileayoynatannbulutuu ... pot.com.tr

EmenikeOnAir
The Recruit
Mesajlar: 20
Kayıt: 16 May 2014 14:08
Meslek: at hırsızı

Mesaj gönderen EmenikeOnAir » 29 May 2017 20:28

Planet of the Apes - 1968.

harika bi filmdi. kostümleri, efektleri dönemine bile göre bi parça amatör sayılır. ama film eleştrisini o kadar güzel ve gitgide yükselerek yapıyo ki insanın gözü görmüyo bile bunları. Olayların başlamasından itibaren nerdeyse her sahnesinde insanı iki kere düşünmeye itiyo. Final sahnesini konuşmak içinse harbi bi terbiyesiz olmak lazım o cüreti şimdilik kendimde bulamıyorum :)
Tek umudum Tarantino'yla Cimilli İbo arasındaki benzerlik.

Kullanıcı avatarı
hegel
Braveheart
Mesajlar: 1136
Kayıt: 25 Oca 2007 10:10
Meslek: İşçi
İletişim:

Mesaj gönderen hegel » 13 Tem 2017 10:17

M. Night Shyamalan'ın Split'i ile The Spierig Brothers'ın Predestination'ını peş peşe seyrettim. Günümüz sinemasında sıklıkla görmeye başladığımız, kim olduğunu tam çözememiş, dışarıdan iyi niyetle ya da kötü niyetle manipüle edilen karakterler olması ortak yanlarıydı, her iki filmin de.

Artık baş karakterler, eskiden olduğu gibi kahramanlıklar peşinde koşmuyor. Klasik örgüde, karakterin sıradan yaşamı büyük bir olayla genellikle kötü bir değişime uğrar ve karakter büyük bir mücadele vererek kötü olanı bertaraf eder. Artık daha olgun, ne yaptığını bilen ve kendini daha iyi tanıyan birine dönüşmüştür. Devam filmlerinin çekilme amaçlarından biri de budur. Dönüşüm geçiren baş karakteri, bu yeni haliyle yeni sınavlardan geçerken görmek ister seyirci. Yeni nesil sinemacılar ve izleyiciler, kafası karışık roller görmeyi seviyor. Yaşamak artık daha tehlikesiz ve bu yüzden gerçeklik daha silik, batı yakasında. TV, medya, internet vs. durmadan dezenformasyon pompalayıp bizi her yanımızdan sararak, varlığımız üzerinde dehşetli şüpheler oluşmasına yol açıyor. Bunun filmlere yansıması da doğal olarak kaçınılmaz olduğundan, karakterler merak duygumuzu diri tutabilmek için daldan dala atlıyor.

Orta ve büyük bütçeli filmlerin, istediklerini gösterebilme konusunda hemen hemen sorunları kalmadığını görüyoruz. Bu iki film de bu kategoriye giriyor. Görüntü yönetmenliği yeterince doyurucu, genel izleyici için. Split'de James McAvoy, üstün bir performans gösteriyor. Farklı kişiliklere ustalıkla bürünüyor. Shyamalan, yapısı gereği filmlerini metafizik ögelerle beslemeyi seven biri. Seyirciyi şaşırtmayı biliyor ve bunu ustalıkla yapıyor ama sanki bir taraftan da bu dolgular, senaryonun zayıflığını örtmek için mi diye bazı kafalarda soru işaretleri bırakıyor. 28 farklı karakteri içinde yaşayan kahramanımız, kederli bir kayboluşu yaşamasının etkisiyle tekinsiz bir duruş sergiliyor. İçgüdüsel olarak potansiyelini sergileme gereği hissettiğinden, üç genç kızı kaçırarak bu arzusunu gerçekleştiriyor. Saç ayağının diğer tarafında, fedakar doktor ve aynı zamanda akıl hocası olan Dr. Karen Fletcher var. Kahramanımız hayatın tadını bu şekilde çıkarıyor belki de. Yeterince acı çektiğinden, bu birikmiş acıyı kendi içinde oluşturduğu karakterlere dağıtarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Anya Taylor-Joy'un ilginç bir yüzü var. Güçlü bir oyuncu ve bu yüzden filmde daha aktif rol almasını bekliyorsunuz. IMDB'de altı iş birden bağladığı görülüyor şu an.

Predestination'ın baş rolünde Ölü Ozanlar Derneği'nin çocuklarından biri olan Ethan Hawke var. Yine diğer filmde olduğu gibi onu tamamlayan etkileyici bir bayan oyuncu Sarah Snook var. Spierig kardeşler Almanya'da doğmuşlar; senaryoyu beraber yazmışlar. Bu film Split'e göre biraz daha fazla kafa karıştırıcı. Spierig kardeşler, senaryonun olmamışlığını bu şekilde örtbas etmeye çalışmışlar. Evet, filmde ilginç şeyler oluyor, bağlantıları da sırıtmıyor ama filmin bütününe baktığınızda resmin yeterince tamamlanmadığını görüyorsunuz. Bar mekanı anlatılan öykünün büyüklüğünü taşıyamıyor.

Toplamda kötü filmler iyi filmlerden daha fazla olduğu için, kötü bir film seyretmektense, kusurlarını sineye çekerek böyle iyi filmleri seyretmek daha mantıklı görünüyor bana.

Bizim de böyle filmler çekebilme zamanımız çoktan geldi de, geçti bile. Senaryoların zayıf olmasına da razı durumdayız şu an ne yazık ki. Yeter ki şu işçilikleri, mekanları, tasarımları, kostümleri ve oyuncuları görebilelim. Cinli, perili filmler bataklık gibi bütün sinemacıları içine çekmiş sanki. Çırpındıkça daha da batıyorlar. Çırpınmayı bırakıp soğukkanlılıkla etraflarına baksalar, kendilerine uzanan uzun sopaları görecekler.
Kalem Oynatan İle Ayı Oynatanın Buluştuğu Yer

http://kalemoynatanileayoynatannbulutuu ... pot.com.tr

TarıkAlpat
Raging Bull
Mesajlar: 237
Kayıt: 30 Nis 2014 01:21
Konum: İstanbul

Mesaj gönderen TarıkAlpat » 21 Tem 2017 05:15

Inside Llewyn Davis - (2013) Yön: Joel Coen & Ethan Coen
Işıkları söndürüp kahvenizi alıp battaniyeyi üstünüze çekip izlemelik bir film. İzleme fırsatına sıcak bir yaz gecesinde nail olsamda, uzun zamandır duygusal bağlamda bu kadar etkilenmemiştim. Hele bir de o müzikleri yok mu o müzikleri...
Birazdan otobüs ile İzmir'e gideceğim. Yolları izleye izleye 500 miles' i dinlerim artık.
Oscar Isaac seviyorum seni be...

Cevapla

“Uzun Metraj” sayfasına dön